Direniş oldukça ağır ve eşit olmayan şartlarda yürüyordu. Lakin tüm mahallerde aynı kararlılık hakimdi. Yafes de bunlardan biriydi. Eylül direnişten sonra tutmuştuk burayı. Mahalle, genelde Cizre dışından gelenlerin toplandığı, ‘kenar mahalle’ gibiydi. Konumundan dolayı bir çeşit tampon bölge gibiydi. Direnişte daha iyi fark ettik ki Cizredeki okul, hastane vb. tüm kurumlar gerektiğinde askeri kışlaya çevrilecek tarzda ve yerde yapılmıştı. Yedek askeri üs olarak planlanmıştı yani. Burayı tutmak hiç kolay olmamıştı.

Tıpkı tüm mahallelerde olduğu gibi Yafes gençliği içinde doğal otorite Demhat’tı. Gençleri etraflarında toplayabiliyorlardı. Esasında ayrıntılar bu arkadaşlar üzerinden yürüyordu. Onlar mahallelerin yiğitleriydi. Demhat da Teyî’ydi. Ailesi de yurtseverdi. Bundan birkaç ay önce kardeşi Abdullah Özdal da şehit düşmüştü. Görkemli cenaze töreni adeta 24 Temmuz sonrası başlayan Cizre direnişinin de fitilini ateşlemişti. Abdullah arkadaşın (Dijwar Botan) cenaze töreninde yaptığı konuşma gündem olmuştu. Bu konuşma birçok gencin telefonunda kayıtlıydı. Tekrar tekrar izleniyor, dinleniyordu. Kardeşinin şehadetinin yarattığı intikam duygusuyla her türlü gözü karalığa hazırdı. Bundan dolayı bazen kontrolsüz eylemler de yapıyordu. Bu duygusal duruşu aşması için bir süre çalışmalarımızdan uzak tutmuştuk. Kısa sürede sakinleşip özeleştiri vermiş ve çalışmalara dahil olmuştu. Soro’nun, onun yanında oluşu dengeleyici bir rol oynamıştı. İkisinin öncülüğünde birimler de yavaş yavaş artmıştı. Halkın da desteğiyle hakimiyet sağlanmıştı.

Birçok gelişme, süreç ve pratik içinde oluyordu. Denir ya‘su akar yatağını bulur’, işte öyleydi. Çoğu zaman planlama, pratik içinde vücut buluyordu. Zamanla işler rayına oturuyordu. Direnen birimlerin büyük kısmı altı-yedi aylık direniş sürecinde örgütlenmişti. Daha öncekilerin neredeyse yüzde yetmişi ortadan kaybolmuştu. Direnişin sıcaklığı içinde pişen bir gençlik vardı. Hatta bazıları hiç örgütlü olmadığı halde direniş başladığında silahını alıp direniş mevzilerine koşmuştu. Yafes’te de buna benzer bir durum vardı.

Yafes’teki bu gelişmeleri kendisine karşı ciddi bir tehlike olarak algılayan düşman, burada iki kere sokağa çıkma yasağı uygulamıştı. Ancak halk ve gençlerin iradesini kıramamıştı. Üstelik Yafes’ten Bajarê Kevn tarafına doğru bir genişlemeyi esas almıştık. Dicle ve Şah Mahallelerinin dar sokaklarına da bu sayede taşınmıştık. Tam denetim sağlayacağımız dönemde, yani Kasım ayında yaşadığımız iki şehadet Yafes’in güvenliğini de zayıflatmıştı. Doğan(Hacı Sasur) ve Erdal(Ferhat Dinekli)’ın şehadeti bu hattı önemli ölçüde zorlamıştı. Yafes’in en zayıf tarafı, bu alanların tam denetimde olmamasıydı. Daha sonra takviye olarak gelen Dilxwaz Nusayin(Cizre’de adı Herekol’du) ve bir grup arkadaşın gelişiyle denge sağlamıştık.

Dilxwaz Nusaybin (Abdullah Mutlu) de Beton caddeye, Sur ile Cudi arasındaki alana gitti. Cudi’nin sağı ve solu önemli ölçüde sağlama alınmış oldu.

Çatışma devam ederken de herkese moral veriyordu. Bu cephenin varlık gösteren bir savaşçısı da Dilxwaz Nusaybin’di. Son derece sakin, düşmanını şahin gibi devamlı takip eden ve ne zaman harekete geçip avlayacağını bilen bir tarzı vardı. İlginç olan bir özelliği de dünya üstüne gelse paniğe asla kapılmaz, ne olursa olsun yardım bile istemezdi. Hiç yardım istediğine tanık olmadım. Bir şey lazım olduğunda ise uygun zamanda gelip kendisi alırdı. Yanımıza geç gönderilmesi gerçekten bizim açımızdan şansızlıktı ama yine de varlığı büyük güç veriyordu.

 

Aralık’ın 16’sından sonra başlattığı saldırılarda, düşmanın en fazla yüklendiği alanlardan bir tanesi de Yafes olmuştu. Cizre Hastanesi saldırı merkeziydi. Çok sağlam bir binaydı ve oldukça büyüktü. Mahallenin en yüksek yeriydi. Tüm mahalleyi gözlem altına alabiliyordu. Düşmanın burada ısrar etmesi anlaşılıyordu. Çevre yolundan ve Dîcle Suyunun öbür tarafındaki Emniyet Müdürlüğünden bile müdahale imkanı vardı. Mahalle baskı ve bombardıman altına alınmıştı. Piriketten yapılmış evler, bir tank vuruşuyla anında tahrip oluyordu. Bu da direnişi fazlasıyla zorluyordu. Bunların hiçbiri o alandaki direnişe engel olamadı, çatışmalar hep iki taraflı yürüdü. Hatta düşmanın birkaç zırhlısı imha edildi ve onlarca askeri öldürüldü. Düşmana çok zor anlar yaşatıldı bu Yafes’te.

Bir keresinde düşmanın yaralı ve ölüleriyle darbe almış zırhlıları, birkaç saat arkadaşların denetiminde kalmıştı. Ne geri çekilebiliyordu ne de yardım gönderebiliyordu. Olay yerine biz de müdahale edemiyorduk ama düşmanın da müdahalesine izin vermiyorduk. Yaşadığı bunlar değilmiş, vahşet uygulamamış gibi pişkince şu anonsu yapıyordu düşman: “Sizin yaptığınız savaş hukukuna aykırıdır. Cenazelerimizi almamıza niye izin vermiyorsunuz. Suç işliyorsunuz”. Başka bir zaman dilimi ve yerde olsa bu duyduğumuzu, ‘birileri bize ironi yapıyor’ diyerek karşılardık. Aslında devletin acziyetinin dışa vurumuydu. En hafif deyimiyle başarısızlıklarının yarattığı ruh halinin yansımasıydı, duyduğumuz o cümleler. ‘Arkadaşları duygusallığa çekmek istiyorlardı’ dahi diyemiyorduk. Sonuçta insani değerlere karşı saygısını kaybetmeyen bizdik. Akşam olmasını bekledik. Zaten bu tutumda ısrar etmemiz bizi kolay hedef de yapabilirdi. Düşmanın bir şekilde gelmek isteyeceğini de biliyorduk. O yüzden tedbirlerimizi de almıştık. Nitekim akşam karanlığından daha fazla faydalanmak için bombardımana tuttlar o bölgeyi. Cenazelerini ve yaralılarını bu şekilde kaldırabildiler. Düşmanıbu kadar süre çemberde tutan Mahsum’la bağlantı kurup durumu sorduğumuzda, keyfine diyecek yoktu. O her zamanki mizahi uslubuyla “Heval me dijmin kir hevîr. Ez ji vir ve dibinim, tenê deriyê kobrayê saxlem maye. Emê niha biçin deriyê kobrayê ku saxlem maye, bînin ji xwe re li ser nan çêkin!” diyordu.Her cephede direniş ruhu vardı. Aslında direnişi sürekleyen öncüler ya da komutanlardı mevzu bahis olan. Yafes’te Dilxwaz, Cudi’de Soro, Ristem ve Şevger, Nur’da Fuat, Numan… Daha niceleri. Birinin duruşuydu bazen tüm mahalle sakinlerinin ya da birimlerin, savaşçıların durumunu belirleyen; hatta bir merminin, iki çift sözün… Arkadaşların savaş ve psikolojik üstünlükte hiçbir sorunları yoktu. En büyük sorun, elimizdeki cephanenin yetersizliği ve bunun yarattığı endişeydi. Zırhlılara karşı etkili silahlarımızın olmayışıydı. Savaşta başarı için sadece cesaret ve erdemli duruşlar yetmiyordu. Belirleyici olan buydu, doğru! Ama savaşın bir de madden bir tanımı vardı. Bu da bizim savaşımımızda nicelik ve gerekli savaş tekniğini ifade ediyordu…..

Düşmanın bu ilerleyişinden haberdar olmadığımız için, yanımıza cephane almak için gelen Dilxwaz Nusaybin (Orada ismi Herekol) düne kadar bulunduğu alan alan Beton Caddeye doğru gitmek isterken Kobra saldırısına uğramış, ağır yaralanmıştı. Dolayısıyla ona verdiğimiz grup yerine ulaşmamıştı. Yine Ebul iz ilkokuluna doğru giden bir grubun başında olan Gençlikten Serdem-İbrahim Temel (Cizredeki ismi Fuat) arkadaş, o da o hatta caddeyi geçmek isterken yine saldırıya uğramıştı. Onun da grubu tam yerini alamamıştı. Bunun dışında Heval Sidar yanındaki genelde Nur mahallesinden gelen gençlerle birlikte Sur mahallesine geçebilmişti. Onunla beraber Ristem Hakkari ile Şerker-Şervan Bakır (Cizredeki kodu Faruk, gençlikten) arkadaşlar yaralı oldukları halde yine de oraya direnişe katılmaya gitmişlerdi…..

Sanki savaşta, bir bodrum katında, onlarca yaralıyla birlikte, bombardıman altında değillermiş gibiydiler. Adil Küçük ve Dilxwaz da bunların arasındaydı. Çektikleri acıyı hissettirmemeye çalışıyorlardı. İkisi de birbirine çok benzerdi. Kişilikleri, hal ve hareketleri…  olgun ve şahin bakışlı, fazla konuşmayan, dikkatli süzen. Adil yerel kadroydu. Dilxwaz ise gerilla. Belki de tek farkları buydu. Ama zaten direnişte bu fark da ortadan kalkmış oldu. Aynı düşmana, aynı mevzilerde, aynı cesaretle yanıt vermişlerdi. Komuta etmede üstlerine yoktu doğrusu. Görenler onların komutasında her savaşa girerdi. Hareketsiz kalmazlardı da etraflarındaki insanları da kendileriyle harekete geçirirlerdi. O kadar rahat ve girişkendiler. Öleceklerini bilseler kimseden yardım istemezlerdi. Özgüvenlerine borcuydular bunca özelliği……

yps