Sur’un kannasçısı ROZA yoldaş

Sonay olarak çıktığı Diyarbakır’dan 7 yıl sonra Sur’a Roza olarak döndü. Kürdistan Dağlarının ve Kobanê’nin Nucan’ı. Sonay yıllarca basın alanında Özgür halk çalışmalarını da yürüttü Amed’te

 

Sur Direniş Şehitlerinden Nucan Malatya (Sonay Engin) Arkadaşın Anısına…

 

Uzun zaman önce duyduğum, unuttuğum, belki de unuttuğumu sandığım sözcükleri onun dilinden duydum. Uzun zaman diyorum çünkü çocukluğumla bugün arasındaki zaman, bir ömrün sayısal zamanının ötesinde soykırım rejiminin yarattığı uçurumun sığdığı bir zamandır. Ondandır uzun zaman deyişim. Evet, uzun zaman önce yaşlıların dilinden duyduğum ve unuttuğum sözcükleri genç bir kadın gerillanın dilinden duydum yıllar sonra. Onun dilinden çocukluğuma, annemin henüz köyünden kopmadığı zamanlara, henüz kendimizi karanlık sokaklarda kaybetmediğimiz ve kendimiz olma arayışına çıkmadığımız zamanlara gittim onunla. Annemin gerçek zamanına… Geri gelmeyecek olan kaybedilmiş bir zamana, kaybedilmiş bir ömre ve kaybedilmiş anlamlara…

Bir türkü tutturmuş gidiyor Nucan kendi zamanına.

Tu fistana la xa maka,

Bi sar xa da mezê maka,

Emrê min daw penç salî

Ta du xa da tawa maka

Husna Canê şarkısının sözleri dökülüyor Nucan Malatya arkadaşın dilinden. Onun sesinin ardından bir memleket, bir sıradağ ve kendisi olmanın oldukça uzağına düşürülmüş kadınlar yürüyor. Dağlı duruşuyla, kırmızı yanaklarıyla ve herkesi sığdırdığı yüreğinin her an taşmasına tanık olduğumuz dopdoluluğuyla giriyor dağ yamaçlarına durmuş kadın gerillaların yüreğine. Anlamı kaybetmemenin ısrarı, yeni anlamlara ulaşarak varlığı zenginleştirmenin, kendindeki hakikati özgürlük dağlarıyla bütünleştirmenin çabasını yaşamının her anında veriyor. Dil oluyor, dil kazanıyor, can kazanıyor, hepimize can oluyor, yeni bir can buluyoruz hepimiz.

Nucan arkadaşı 2010 yılında Özgür Kadın Akademisi’nde tanıdım. Ondaki yaşam enerjisinin yoldaşlarını bir tanrıça ana yüceliğiyle sarıp sarmalayışına tanık oldum. Beni de sarmaladı onun yüreği. Nucan yoldaş, Kürdistanlı kadının doğallığını, özünü her anıyla yaşıyor, yaşatıyordu. Güler yüzünde, yüzünden öte yüreğinin güldüğünü anlamak zor değildi.

Yoldaşlarına gülümsemek için gerekçe bulmaya ihtiyacı yoktu onun. Kendisini ülke kılmış, yüreğini küçük bir Kürdistan’a dönüştürmüş olan gerillaların yüzleri hep güler. Onlar, yaşamın her anında ve her koşulda yaşamı, anlamı ve güzellikleri çoğaltmanın büyük emekçileridir. Nucan, gerilla yaşamının aşkla çalışan bir emekçisiydi.

Gerilla yaşamıyla hızla bütünleşmesi, gerillanın Kürdistani doğal yaşamını tanımasından, onun güzel bir temsilini oluşturmasından ve en doğal haliyle pratikleştirmesinden kaynaklıydı. Nucan arkadaş, yaşatmakta ve büyütmekte ısrar ettiği doğal ve özgür yaşamı, gerilla yaşamıyla bütünleştirmişti. Henüz bir yılı dolmamışken, yıllardır bu dağlarda bu yoldaşlarla yaşadığı hissiyatını oluşturacak kadar gerilla yaşamını özümsemiş ve kendini gerilla yaşamına özümsetmişti. Bazı insanlar ilk karşılaşmada tanıdıklık hissi verir ve sizde oluşabilecek yabancılığın zerresine yer vermez. İşte öyleydi.

Kuzeybatı Kürdistan şivesiyle konuştuğu Kurmanci kulağa farklı gelse de Nucan yoldaş anasından emdiği sütle birlikte özümsediği kültürünü ve dilini korumayı başarmış ve alıp dağ başlarına getirmişti. Kendi şivesiyle konuşurken yoldaşlarına Kürdistan’ın zenginliğini taşımanın cisimleşmesi oluyordu. Bir anlamda da Kürdistani olan ile Kürdistan’daki yerelliğin bütünleşmesiydi O.

Nucan bununla yetinmedi. Güneşi kucaklamış ve ülkesinin her bir yanına ulaştırma heyecanıyla yönünü ülkesinin her parçasına vermişti. Adım adım ülkesini özgürleştirmenin savaşında Nucan hep kızıl yanaklarıyla, kıpkızıl yüreğiyle kızıl zamanlardaydı.

En son Sur direnişinin kalbindeydi. Nasıl ki damarlarda kan kalbe gider ve oradan arınarak yayılır bütün bedene. Nucan yoldaş da Sur direnişini Kürdistan’ın kalbi bilmişti ve oradaki direnişle bütünleşip ülkesinin her bir yanına kan olmaya, can olmaya yürümüştü. Kendi kalbinin kızıllığıyla Sur direnişinin kızıllığını bütünleştirmenin yollarındaydı. “Yaşamanın bir diğer adı da Sur için ölmesini bilmektir” demişti bir gazeteci arkadaş yazısında. İşte Heval Nucan, bu yaşam tanımını yaratandı.

Genç kadın gerillaların sesleri yükseliyor. Sur’a sesleniyorlar. Nucan’a sesleniyorlar. Sur direnişinin öncülerinin dili oluyorlar. Dizeleri körpe yüreklerinden süzülüp bizim zamanımıza dokunuyor ve ardından beyaz yapraklarda yer buluyor.

“Ülkemin güzel çocukları

Nereye gidiyorsunuz

Şimdi gitme vakti değil

Şimdi intikam vakti”                                                                                   dilza dilok

 

 

 

                           Sur’da omuz omuza direnen iki kardeş

 


 

Hakikat ve adalet arayışı nedeniyle omuz omuza direnen, 3 gün arayla doğup büyüdükleri evlerinin karşısında toprağa verilen Erkan ve Uğur Burakmak’ın yaşamları ve arayışları Kürtlerin Sur’da verdikleri destansı mücadelenin de işaretlerini veriyor. Burakmak kardeşlerin arkasında bıraktığı acılı ama bir o kadar onurlu duran aile ise, çocuklarının mücadelesinin yaşam ile ölüm arasındaki tercihin sadece özgürlük olduğunun farkında olarak yaşananları anlatıyor.

Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Şifqet köyünde yan yana duran iki mezar. Üzerlerine renkli gülleri ekilen ve yan yana oyunlar oynadıkları bahçenin tam karşısında yatan iki kardeşin mezarı. Birbirlerine sevgi ile bağlı olan ve birbirlerinin yolunu takip eden iki kardeş 9 yıl birbirlerinden ayrı kaldıktan sonra Sur’da yeniden buluştu. Sur ilçesinde yaşanan yüzyılın en büyük kuşatmasına karşı verilen tarihi direnişte yer alırken yaşamlarını yitiren ve 3 gün arayla yan yana defnedilen iki kardeşin mezarı çocukluk anılarının bir soluk ötesinde duruyor.

Erkan Burakmak 1984’te Uğur Burakmak ise 1991’de dünyaya gelir. Birbirine zıt iki kardeşin önce yürekleri sonra da yolları Sur’da kesişir. 12 çocuklu ailenin iki çocuğu olarak büyür Erkan ve Uğur. Erkan, aktif, cesur, güleç yüzlü bir çocuk iken Uğur, sessiz, sakin bir çocuk olarak büyür. Yemyeşil bir köyde büyüyen bu iki çocuk çok da güzel bir dünya içinde doğmazlar, ailelerinden Mehmet Sofi katledilir ardından Mehmet’in oğlu Murat Sofi ve başka bir akrabaları olan Doktor Zeki Tanrıkulu da katledilir her ikisinin de mezarları bulunamaz.

Hakkari’de kolu kırılan Cüneyt ve adalet

Erkan daha çocuk yaşta Adalet kavramı üzerine tartışmalar yürütür ve evde bile bir adaletsizlik durumu varsa buna karşı çıkar. 2008 yılının Newroz’unda Hakkâri’de polisin Cüneyt Ertuş isimli çocuğun kolunu kırması görüntüsünden çok etkilenir ve kardeşiyle birlikte damda uyuduğu bir gece yıldızlar altında, “Ben aradığım yaşam biçiminin nerede olduğunu biliyorum. Burada bunca zulüm ve adaletsizlik yaşanırken nasıl böyle kalayım. Bunca zulüm yaşanırken bizim normal bir yaşam sürdürmemiz nasıl olur” der.

Amara’da katledilen Mahsun Karaoğlan…

Üniversite yıllarında gençlik hareketi içinde yer almaya başlayan Erkan, 2008 yılında 8 ay boyunca tutuklu kalır. Bu sürece içerisinde kardeşi Uğur’a yazdığı mektupta, “Özgürlüğe giden yol emek ve çabadan geçer. Sürekli olarak şu soruyu sor ben kimim ve hep aynı sorunun cevabını ara” talebinde bulunur.

Erkan, 4 Nisan 2009’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın doğum gününü kutlamak için Amara’ya gider. Amara’ya gidişlerin yasaklanmasına rağmen alana gitmekte olan kitleye yönelik saldırıda Mustafa Dağ ve Dicle Üniversitesi öğrencisi Mahsun Karaoğlan yaşamını yitirir. Karaoğlan’ın üniversiteden arkadaşı olan Erkan, arkadaşının yanında yaşamını yitirmesinden çok etkilenir ve 15 Nisan 2009 tarihinde, “Aradığım gerçek yaşama alanımı buldum. Halkım için bir şeyler yapabilirim” diyerek dağların yolunu tutar. Yüksekova ve Lice’de gerillacılık yapan Erkan, bölgede halkının özgürlük mücadelesinin yanı sıra uyuşturucuya karşı da mücadele yürütür.

Diyarbakır Sur’da özyönetim direnişlerinin başladığı anda ise, soluğu burada alır.

Kobanê’de Sur’a mücadele içinde

Uğur da kendisinden 7 yaş büyük olan ağabeyi gibi üniversite yıllarından itibaren gençlik çalışmasında yer alır. İlk olarak Kobanê’de DAİŞ’e karşı verilen mücadele sürecinde buraya gitme yönünde girişimleri olur ancak başarılı olamaz. Kobanê’ye gidemese de mücadeleden vazgeçmez Uğur, Sur’daki direniş başladığı an burada yerini alır.

Ağabeyinin ardından Sur’a…

Ağabeyi’nin de mücadelesinden etkilenen Uğur, Dicle Üniversitesi Matematik Bölümü son sınıf öğrencisiyken sağlık problemleri yaşamasına ve ailesinin tüm engellemelerine rağmen Sur’a giderek buradaki mücadelede yerini alır. Geçmişte de Sur’u seven Uğur sokaklarını arşınladığı buradaki gülümseyişiyle çektiği fotoğrafların ardından direnişe katılır.

 

Dünyada eşine az rastlanır bir direnişin içinde omuz omuza mücadele yürüten iki kardeş, devlet yetkililerinin “operasyon bitti” açıklamalarının ardından katledilir. Uğur Burakmak, Dilber Bozkurt’un da aralarında bulunduğu 7 kişiyle birlikte kaldıkları evin yıkılmasıyla enkaz altında kalarak yaşamını yitirir. Erkan Burakmak ise kardeşinden 8 gün sonra ilçede katledilir.

Öncelikte Uğur Burakmak’ın katledildiği haberini alan aile, çocuklarının cenazesini defnettikten 3 gün sonra Malatya Adli Tıp Kurumu’ndan gelen haber üzerine Erkan’ın da katledildiğini öğrenir.

Çocuklarının mezarlarını seyre dalan bir anne…

Köy mezarlığında 3 gün arayla defnedilen mezarlığa 100 metre mesafede olan evlerinin camı önünde yatağı kurulan anne Neşide Burakmak da, hasta yatağında bir taraftan karşısında asılı bulunan iki çocuğunun resimlerine diğer tarafta ise evin karşısında bulunan çocuklarının mezarlarına gözyaşları içinde bakıyor.

‘Kardeşi de peşinden gitti Sur’a gitti’

Birbirlerini seven iki kardeşin aynı mücadelede yaşamını yitirdiğini dillendiren anne Burakmak, “İkiside birbirlerini çok severdi, her kardeş gibi kavga ederlerdi ama birbirlerini de çok severlerdi birbirlerini sürekli korurlardı. Okul okumak istedi. Okumayı yarıda bıraktı ve o yolu seçti demek o yol onun için daha iyiymiş. Herkes ondan memnundu. Kardeşi de peşinden gitti Sur’a gitti” dedi.

Sur yollarını arşınlayan kardeşler…

Sur’da direniş sürdüğü sürece, ablaları Remziye ve Semra her gün ilçede dolaşır ve kardeşlerine ulaşmanın bir yolunu arar. Patlayan her bir bomba ile yüreklerinden bir parça kopan kız kardeşler, kardeşlerinin katledilmesiyle yetinmeyen devletin DNA testi ve cenaze törenlerine yapılan baskı ile de işkenceyi yürüttüğünü söylüyor.

‘Çocukluğumuz bu bahçede geçti’

İki kardeşini birlikte oyunlar oynadıkları bahçede anlatan Emin Burakmak, Erkan’ın kendisinden 1,5 yaş küçük olduğunu belirterek, “Çocukluğumuz bu bahçede geçti. Küçükken de çok aktifti, yaratıcıydı, yerinde saymaktansa hep bir şeyleri öğrenmek adına ciddi pratikleri vardı. Yerinde durmazdı hep bir adaletsizlik adalet arayışı içindeydi. Büyüdükçe bu adalet arayışı arttı” diyor.

Erkan ile ilk kez üniversite için Erzurum’a gittiği dönemde ayrıldığını anlatan ağabey Burakmak, üniversitenin bitiminde 1 yıl boyunca kardeşine öğretmenlik de yaptığını da söyleyerek, kardeşini “Büyüdükçe onun düşünceleri de olgunlaşmaya başlıyordu. Bunun bu şekilde devam etmemesi gerektiğini biliyordu. Bu konuda netti kendi aradığı adalet anlayışını arama noktasında biraz daha aktifleşti. Üniversitedeki arkadaşlarıyla birlikte çalışma yürütüyordu. Çok yoğun kitap okuyordu. Ben onun değişiminin farkındaydım. Çok hızlı değişiyordu. Yılardır aradığı şeyi bulmuş gibiydi. Dağlarda da duyduğumuz kadarıyla adalet arayışı ile buluşmuştu. Gittiği yerlerde köylülerle de bunu sağladı. Hep aynı çizgide üzerine bir şeyler katarak çabalıyordu” sözleriyle anlattı.

‘Bu onun savaşı değildi, bir halkın savaşıydı’

Kardeşi Erkan’ın ölüme ilişkin söylediklerini de aktaran Burakmak, “Erkan, ‘Biz oturduğumuz yerde de bir göktaşı gelip bizi öldürebilir sadece savaş insanları öldürmez. Biz mezarlığın önünden geçtiğimizde birileri trafik kazası geçirmiş, birileri hastalıkla ya da başka şeylerle ölmüştür ama bir şehidin mezarını gördüğümüzde onunla gurur duyarız. Halkı için savaştı ve şehit düştü deriz’ derdi. Bakış açısı böyleydi. Hep bir şeyler kattı üzerine, çalıştı, çabaladı. Yüz dört günlük bir direniş sergilediler. Biz üzgünüz, daha yapması gereken onun açısından çok şey vardı. Çok şey başardığını biliyoruz. Ailesi olarak ondan gurur duyuyoruz. Bu halk için gözünü kırpmadan şehit düştü, son ana kadar direndi. Bu onun savaşı değildi, bir halkın savaşıydı ve o öyle bakardı” diyor.

Kardeşi Uğur’un da sessiz biri olduğunu ve yaşadıklarının ancak yüzde 20’sini dışarı ile paylaştığını dile getiren ağabey Burakmak, “Karar verdiğinde kimse onu o kararından vazgeçiremezdi” diyor ve Sur için aldığı karardan da vazgeçiremediklerini ekliyor.

‘İki kardeş Sur’da YPS’de birleşti ve omuz omuza çarpıştılar’

İki kardeşinin birlikte savaştıklarını dile getiren Burakmak, kardeşlerinin operasyonlar bittikten sonra da yaşadıklarını belirterek, “İki kardeş Sur’da YPS’de birleşti ve omuz omuza çarpıştılar. Yani çok üzüntülüyüz, bunu değiştiremeyiz ama onların mücadelesiyle gurur duyuyoruz. Mücadelelerini sürdürmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Onlar bir hiç uğruna yaşamını yitirmedi. Özgür, eşit, adaletli bir yaşam için savaştıklarını biliyorum. Bunu hissedebiliyoruz. Düşman yaşamını yitiren askerlerini bundan bin kilometre uzağa defnediyor ama biz sırdan çıkarıp burada defnediyoruz. Karşı taraf bir işgal gücü gibi gelip kendi topraklarında gençlerimizin yaşamlarını yitirmesine neden oluyor” diye ifade etti.

Barış ama adaletli bir yaşamın ardından gelen barış

Barış istediklerini ancak adaletli bir yaşamdan sonra barışın geleceğine inandıklarını da söyleyen Burakmak, “Öyle bir barış gelsin her şey aynı şekilde devam etsin istemeyiz. Bu temelde bir barış zaten kimse istemez. Kürt halkı bunca bedel ödedikten sonra gerçekten kendi özyönetimi, savunması olan bir yaşamı hak ediyor” dedi.

 

 

 

 

 

‘Hakikat ve özgürlük arayışında bir Jiyan…’

Sur direnişinde yaşamını yitiren Jiyan Yılmaz ismi gibi yaşamını adı olmuştu Sur’un dar sokaklarında. Cenazesi kimsesizler mezarlığından 3 ay sonra alınabilen Jiyan, binlerce kişi tarafından uğurlanırken ablası, “Hakikat ve özgürlük arayışçıları kimsesiz değildir” diyor.

‘Sokağa çıkma yasağının’ 6 buçuk aydır devam ettiği Sur’da 103 gün boyunca süren direnişte yaşamını yitiren YPS JIN üyesi Jiyan Yılmaz, yaşamı anlamlandırmak, hakikate ulaşmak için çıktığı yolda, Sur direnişinin bir parçası olmuştu. Görkemli surların arasında dar sokaklarında her adımda anısını bırakan Jiyan arkasında da adı gibi güzel bir yaşam bırakmak istiyordu. Sur’un çocuklarına hayalini kurduğu güzellikleri bırakarak gözlerini sonsuzluğa kapattı. 10 Mart’ta devlet güçlerinin saldırılarında yaşamını yitiren Jiyan henüz 23 yaşındaydı. Cenazesine 3 ay sonra 6 Haziran’da DNA eşleşmesi sonucu ulaşıldı. Sur direnişinde yaşamını yitiren YPS JIN üyesi Şükran Alpata ve YPS’li Mahsum Polat ile birlikte kimsesizler mezarlığından çıkarılıp Diyarbakır’da Yeniköy Mezarlığı’nda sloganlarla son yolculuğuna uğurlandı.
Jiyan, Ekim 1993’te Diyarbakır da dünyaya gelir. Fakat çok küçükken devletin baskılarından kaynaklı ailesi İstanbul’a taşınır. Jiyan küçük olmasına rağmen metropol yaşamına alışamaz. Ortaokul dönemlerinde arayışlara düşen Jiyan üniversitenin ilk yılında gençlik çalışmalarına katılır. 2 Aralık 2015’te başlayan Sur direnişine katılan Jiyan, 10 Mart günü yaşamını yitirir. Yıllarca hakikatin peşinden koşan Jiyan’ı annesi anlatıyor. “Kızım sayesinde başım diktir. Onurlu yolda şehit düştü” diyerek kızını kaybetmesine rağmen güçlü olduğunun kaynağını anlatmak istiyor önce Kezban Yılmaz.
‘Benimle gurur duymalısın’

Kendi dilinde eğitim görmediği ve tamamen Türkleştirme üzerine bir eğitim sistemi olduğu için Jiyan’ın okula gitmeyi kabul etmediğini ifade eden Kezban, şöyle devam ediyor: “Kızım okulda çok çalışkandı. Fakat sistemi hiç sevmediği için okula gitmek istemiyordu. Liseye gidince faşist bir öğretmeni vardı, hep onunla tartışırdı. Onun için bize okula gitmek istemediğini, çünkü Kürt olduğu için sürekli ezmek istediklerini söylüyordu. Jiyan arkadaşlarına saflara katılmak istediğini sürekli söylüyormuş. Üniversiteye gidince de bana dile getirdi fakat ben onu her seferinde susturuyordum. Üniversiteye gidince kendinde netleşti. Bir gün eve geldi ağlıyordu. Bende yanına gittim, neden ağladığını sordum. ‘Anne ben gitmek istiyorum’ dedi. Ben de ‘neden böyle yapıyorsun gidersen dayanamam’ dedim. Bana ‘anne ben gerilla kıyafetlerini giyersem benle gurur duyman gerek, mutlu olmalısın’ dedi. Ondan sonra da gitti. Sur serhıldanı başlayınca oraya geçmiş ve orada şehit oldu. Şehit düşen bütün gerillaları saygı ile anıyorum.”

‘Başkasının dilini konuşmak istemiyorum’

Jiyan’ın ismini bir gerilladan aldığını anlatan ablası Zeynep Yılmaz da bu yüzden Jiyan’ın ismini çok sevdiğini söylüyor. Jiyan’ın kendi kültüründen uzaklaşması için eğitim sistemin aracılığıyla yürütülen asimilasyon politikalarına karşı bir tepkisi olduğunu ifade eden Zeynep “Okul hayatı boyunca hep kendini arama peşine düştü. Sürekli sorguluyordu ‘neden biz kendi dilimizi konuşamıyoruz neden hep başkalarının dilini konuşmak zorunluluğu yaratılıyor’ diye. Jiyan merhametliydi, elindekini arkadaşlarıyla paylaşırdı. Hiç unutmam ortaokul çağında bir arkadaşının kolu yokmuş. Ona verdiğimiz parayı arkadaşına veriyormuş. Jiyan’ımı anlatmaya kelimler yetmiyor diyor.
‘Özgürlük savaşçıları kimsesiz değildir’

Jiyan’ın kimsesizler mezarlığında defnedilmesine ilişkin konuşan Zeynep, hakikat ve özgürlük arayışında yaşamını yitirenlerin asla yalnız olmadığını, milyonlarca insanın onları sahiplendiğini dile getirerek, “Devlet gelip baksın da Jiyan’ımın kimsesiz olmadığını görsün” diye ifade ediyor.

Jiyan’ın her zaman PKK’ye katılmayı hayal ettiğini anlatan Zeynep şöyle devam ediyor: “Biz hep engel olduk ona. Bolu’da üniversiteyi kazanmıştı. Bir süre orada gençlik çalışmalarına katıldı. Bir gün gerilla saflarına katıldığı haberini aldık. O günden sonrada nerede olduğunu öğrenemedik. İşte istediğini de yaptı. Halka yapılan zulme sessiz kalmadı. Yüce onurlu bir duruş sergiledi. Seveni çoktur Jiyan’ımın. Devlet onu kimsesizler mezarlığına defnetmiş. Gelip görsün bu davayı sahiplenen hiçbir insan sahipsiz değildir. Ben kardeşimle gurur duyuyorum sonuna kadar da onun ve diğer arkadaşların sahiplendiği bu davanın devamcısı olacağım.”

 

 

 

 

 

Sur’un güleç yüzlü şehidi Rêber Varto

Şehid Rêber ile Licê’de tanışan bir genç o  anı şöyle anlatıyor.

“Ş. Reber Lice Sisê’de Fermandar Çiyager ile beraber ayni bölgede kalıyordu. 7 haziran seçimlerinden birkac gün önce görmüştüm. Yanımdaki arkadaşım ‘çözum sureci devam ediyor. Seçimlerde de güzel bir oy alırız her şey daha güzel olur’ Demişti. Rêber arkadaş: ‘Her sey asliında seçimle beraber başlayacak. Yenilecekler ve savaş başlatacaklar’. O zaman ovaya ineceğiz ama eve degil Savaşmaya. Kim bilir belki de sizin kapınızı çalar bir bardak su isteriz demişti”

Şêrzad Kürd ise Sur savaşındaki Rêber Varto (Ahmet Gökalp) için Sur’un güleç yüzlü şehidi diyor ve devam ediyor: Dosta güven, düşmana korku salan yiğit, cesur, inançlı ve güleç bir savaşçı olan Ş. Rêber Varto’nun İnanılmaz bir enerjisi vardı.

Deyim yerindeyse aslan gibi bir gençti. Omzunda M-16’sıyla öyle bir yürürdü ki izlemek isterdiniz sadece.

Sur’da 2 Aralık 2015’ten bu yana “sokağa çıkma yasağı” devam ediyor. Tarihi surların arasında aylarca bir soykırıma karşı direnenler, canını ortaya koyanlar kimdi? Her birinde ayrı bir hikaye saklı bu gençlerden biri de Ahmet Gökalp’ti (ReberVarto). Reber, Kobanê’de yaşanan DAİŞ saldırılarına karşı 28 Şubat 2015 tarihinde YPG’ye katılır. Henüz 18 yaşında olan Ahmet Kobanê’de cephe sorumluluğu yüklenir. Kobanê’de DAİŞ’le girdiği bir savaşta ağır yaralanan Ahmet, 23 gün boyunca tedavi görür. Tedavi olduktan sonra Sur ilçesinde başlayan öz yönetim direnişine de öncülük eden Ahmet, çevresinde bulunan YPS’lileri etkilemeyi başaran bir kişiliğe bürünür. Herkesin hayranlıkla takip ettiği Ahmet, DAİŞ çetelerinin gerçekleştirdiği vahşete karşı sessiz kalamadığından önce Kobanê’ye gider ardından Sur’a gelir.
Ahmet 10 Mart 2016 tarihinde yaşamını yitirdi. Ahmet’in cenazesi ise 3 ayın sonunda 10 Mayıs’ta defnedildi. Ortaokul ve liseyi başarıyla tamamlayan Ahmet, Fen Lisesi sınavlarına girerek Türkiye 12’ncisi olur. Tüm okullar tarafından istenen Ahmet, bulunduğu şehirde liseyi bitirir. Liseyi bitirdikten sonra “hayallerinin katledilen çocuklardan değerli olmadığını” ifade etmiş. Ailesine giderken bir mektup bırakan Ahmet, her gün televizyonlardan takip ettiği DAİŞ saldırılarının uykularını kaçırdığını ve artık yaşanan katliamlara sessiz kalamayacağını vurguluyor.

‘Bir Kürdün daha ölmesine göz yumamam’Herkes gibi kendisinin hayallerinin olduğunu da vurgulayan Ahmet mektubuna şöyle devam ediyor:“Evet şimdi bu yazdıklarımı okuyan sizlere söylemek zorundayım ki her insanın bir hedefi vardır. Bir amacı vardır. Gitmek istediği bitirmek istediği yollar vardır. Kimisi okuyup doktor olmak ister kimisi avukat kimisi öğretmen, avukat, savcı, çöpçü, baba, anne olmak ister. Ben de hep okuyup bir doktor olmak isterdim imkanlarım elverişliydi ama bu son zamanlarda bu lanet olasıca İş-İt çıktı çıkalı uykularım kaçar oldu. Her haberleri izlediğim anda sürekli bu canilerin yaptığı vahşetle karşılaşıyordum. Benim şu anda dağda olmamın tek sebebi varsa o da bunları kabul etmeyişimdendir. Kobanê’de, Rojava’da, Şengal’de ve Roboski’de olanların hepsi birbirine eş ve aynı katliamlardır. Ben bir Kürdün daha ölmesine göz yumamam. Umarım bir gün bu savaşların bittiğini görürüm ve umarım bir gün insanlık yeniden doğar.”

‘Kürdistan’daki saldırıları kırmak için bir aradayız’

Ahmet’le Sur’da bir röportaj aracılığıyla tanıştık. Röportaj almak istediğim YPS’linin Reber Varto olduğu söylendi. Yanına gidip “Sizinle bir röportaj yapmak istiyorum”  dediğimde önce çekinerek başkalarını önermiş ancak sonunda kendisi vermeyi kabul etmişti. Röportaj yapmak için tarihi bir evin merdivenlerinde oturdu. Ben de karşısına geçip sorularımı yönelttim. Tabi ki her gazeteci gibi merak edilen soruyu yönelttim. Reber heyecanlı ve sürekli avucunun içindeki deriyi yüzmeye çalışarak sorumu bekliyor. “Bir öz yönetimden söz ediyorsunuz. Nedir bu öz yönetim? Nasıl bir yaşam inşa etmeyi düşünüyorsunuz?” diyerek ilk soruyu sordum. Reber öz yönetimin neden gerekli olduğunu ve nasıl bir yaşam kuracaklarını tane tane anlatmaya başlıyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın sunmuş olduğu bir proje olduğunu dile getiren Reber sözlerine şöyle devam ediyor: “Öz yönetim devlet tarafından da kabul edilmesi gereken demokrasi ayaklarından en önemlisidir. Öz yönetim halkın kendi kendisini yönetebilme iradesini ortaya koyma halidir. Bugün Sur’da, Cizre’de ve Nusaybin’de halk mahalle mahalle öz yönetimini örerek ilerliyor. Halk artık kendi mevzisini yaparak kendi öz savunmasını gerçekleştiriyor. Hepimiz Kürdistan’da yaşıyoruz ve devletin saldırılarını kırmak için bir araya geldik.”

‘Özgür basın susturulamaz’ sloganıyla karşılama

Reber’le yaptığımız kısa röportajın ardından kendisini yaşam içerisinde nasıl bir duruş sahibi diye izlemeye koyuldum. YPS’lilerin yanına geçen Reber herkesi etrafına toplayarak hem espri yapıyor hem de hendek yapma işlemini hızla gerçekleştirmeye koyuluyor. Bir sonraki gün yasak olmadığı halde Sur’un etrafını kuşatılmış halde buluyoruz. İçeriye güçlükle girdiğimizde herkesin bir yerlere koşuşturur halde olduğunu görüyoruz. Herkes sokağa çıkma yasağı ilan edileceğini söylüyor birbirine. Reber bizleri görünce “her an yasak olabilir içerde kalabilirsiniz haberiniz olsun” diye uyarıda bulunuyor. Bir ara hendeğin gerisinde çekim yapmak istediğimiz anda bizi fark etti. Yüksek sesle “Geri çekilin bombaatar atılıyor. Size gelebilir ve bizleri çekmeyin” diye uyarıyor.
Çevresinde bulunan arkadaşları hızla Reber’in yaptıklarını yapıyor, söylediklerini uyguluyor. Artık bulunduğumuz yerin güvenli olmadığını anlıyoruz ve çıkabilmek için yanlarına karşıya geçmemiz gerektiğini söylüyoruz. Reber elindeki ayna ile karşıya baktıktan sonra bize dönüp “3’e kadar sayacağım o anda tek tek eğilerek koşun tamam mı” diyor. Biz başımızı sallıyoruz ve iki gazeteci geçtikten sonra bana sıra geliyor. Tam geçeceğim anda bekletip tekrar kontrol ediyor ve geçmemi söylüyor.  Karşıya geçerken Reber’le birlikte orada bulunanlar “Özgür basın susturulamaz” diye slogan atıyor. Bir anda gülüşmeler başlıyor.

‘Şehit düşen arkadaşıma nasıl cevap olacağım sorusu’
Çatışmaların yoğunlaşması nedeniyle oradan çıkamadık ve yaralanan arkadaşını kucaklayıp getirdiğine tanıklık ettik. Telaş içerisinde bir yandan kanamayı durdururken diğer yandan ambulans çağrılmasını söylüyor etrafındakilere. Yaralanan arkadaşını hastaneye kaldırdıkları an biz de durumu yakından takip etmek için çıktık. Ertesi gün yaralanan kişinin yaşamını yitirdiği bilgisi gelince Reber’in ilk günki şaşkınlığının kalmadığını aksine daha dik bir duruşa büründüğünü gördüm. “Şehit düşen arkadaşıma nasıl cevap olacağım” diyor.

‘Teslimiyete karşı direniş’

Ertesi gün Sur’da yoğun çatışmaların yaşandığı bilgisi geliyor.  Sur’a ilk gittiğimiz andan kaynaklı mahallelere girebiliyoruz. Yine çatışma sesleri ve halkın sokaktan çekilmemiş anlarını kayda alıyoruz. O anda Reber’in yaşamını yitirdiğini öğrendiğimde şu cümleleri kulağımda çınlıyor: “Bizde ağlama, yas tutma yerine direnişi şahlandırmak yoldaşımıza vereceğimiz en önemli cevaptır.” O gün kendi gruplarına “Şehit Avesta Timi” adını verdiler. Avesta timi 109’uncu güne kadar direnmiş ve son grup olarak yaşamlarını yitirmişler. “Teslimiyete karşı direniş demişler” yapılan haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla.

 

Beritan Elyakut

 

 

Akşamları karanlık çökünce de, Ş. İsa Oran ve birkaç arkadaşıyla Ş. Numan Cephesi’ne gelir akşam çayını içer, ateşte ısınırdı.

Sık sık cepheleri gezer, dizaynı ve koordinasyonu sağlar, ihtiyaçları belirler, savaşçıların cephe dağılımını düzenlerdi.

İnsanlara bu savaşın önemini anlatmalıyız. Partinin bu kez ne kadar ciddi ve kararlı olduğunu insanlar bilmiyor diyordu.

 

Daima Kürdçe konuştuğu için anneler onu çok severdi. O cephelere geldiği zaman mahalleli yanına toplanır sohbet ederlerdi.

Kendisine sizin için çok üzülüyoruz, size birşey olmasın diyenler için de, diğer tüm YPS’liler gibi o da ‘ölümden korkmuyoruz’ diyordu.

Cenazesinde ‘oğlum Kürdistanın şehididir’ diyen yiğit anasının yiğit evladıydı Ş. Rêber.

 

Teknik ve teknolojik anlamda şartlar eşit olsaydı eğer, Rêber Varto gibi savaşçıların olduğu YPS ordusunun karşısına çıkamazdı TSK.

Sur direnişini ören üç kuzen, üç yoldaş

Mahsum Gürkan, Süleyman Yakışır ve Uğur Yakışır, Sur direnişinde buluşarak ölümsüzleştiler. Hiç ayrılmayan 3 kuzenlerden geriye, uğruna canlarını feda ettikleri tarihi Sur’da gülen yüzleriyle çekilen fotoğrafları kaldı. Aileler, “Onlar teslimiyet yerine direnişi seçtiler ve ölüme de gülerek gittiler” sözleriyle anlattılar

 

Kürdistan’da savaş ve direniş koşulları içinde büyüyen 3 kuzen Mahsum Gürkan, Süleyman Yakışır, Uğur Yakışır ve çocukluk arkadaşları Şahin Öner… 4 genç, tanıklık ettikleri kirli savaşa karşı girdikleri mücadelede ölümsüzleşti. Şahin Öner, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik komployu protesto etmek için sokaklarda olduğu 15 Şubat 2013 tarihinde polisler tarafından zırhlı araçla ezilerek katledildi. 3 kuzenden Süleyman Yakışır, Bağlar ilçesinde polislerce taranarak katledilirken, Mahsum ve Uğur ise 100 günü aşan görkemli Sur direnişinde yaşamlarını yitirdi. Yoldaşları ve çocukluk arkadaşları Şahin’in katledilmesinden etkilenen Süleyman, Mahsum ve Uğur, içlerinde büyüyen öfkeyi direnişe dönüştürürken, Süleyman yaşananlara yanıt olarak okulu bıraktı.

 

Omuz omuza direndiler

Sur’da 15 Ağustos’ta ilan edilen özyönetim direnişine 3 kuzen birlikte katıldı. 104 günü büyük direnişle geçen Sur sokaklarında ölümsüzleşerek tarihin sayfalarında yerini alan kuzenler, büyük bir aşkla bağlı oldukları Sur’da omuz omuza direndi. 15 Ağustos’ta özyönetimini ilan eden Sur’da direniş saflarında yer alan Süleyman Yakışır, 27 Kasım günü Bağlar’da polisler tarafından taranarak katledildi. Mahsum ve Uğur ise onun kaldığı yerden direnişe devam ederken, cenazeye katılamadıkları için 28 Kasım’da mezarına ziyarete gittikleri sırada devlet güçleri tarafından takip altına alındılar. Mezarlık dönüşü bulundukları araçta önleri kesilen polislerce gözaltına alınmamak için Dört Ayaklı Minare’nin bulunduğu sokağa koşarlar. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin ve avukatların açıklama yaptığı yöne koştukları sırada kurşun yağmuruna tutuldular ve o esnada Elçi katledildi. Uzun süre isimleri Elçi’nin katledilmesiyle anıldı ancak çekilen görüntülerde kuzenlerin Elçi’nin olduğu tarafa ateş etmediği netleşti.

(Uğur Yakışır-Sur)


‘Öldürebilirler ama teslim olmayacağız’

Elçi’nin katledilmesinin hemen ardından Sur’da yasak başlarken, şans eseri kurşun yağmurundan kurtulan iki kuzen direnişin 104 gününe kadar tüm ağır saldırılara karşı direndi. Direniş mevzilerinde yerini alan iki kuzen biri olan Mahsum, direnişin 104’üncü gününde yakınlarını telefonlar aradı. Telefon görüşmesinde yanında 6 arkadaşıyla bir yerde mahsur kaldığını anlattı. Mahsum’un “Bizi halk gelip alırsa çıkarız, başka türlü gelip bizi burada öldürebilirler ama teslim olmayacağız” sözlerinin ardından 6 arkadaşıyla birlikte devlet güçleri tarafından infaz edildi. Devlet güçleri tarafından arkadaşlarının cenazeleri tanınmaz hale getirilirken, Mahsum ise paletli panzerle ezildi.

 


Okulu bırakarak Sur direnişine katıldı

Bingöl’ün Genç ilçesinin Sağgöze (Hızgınoz) köyünde doğan 3 kuzen, devlet zulmüyle çok küçük yaşlarda tanıştılar ve 1993’te köylerinin yakılmasına tanıklık ettiler. Aileler önce Genç’e sonra da Diyarbakır’a göç ettiler. 3 kuzenden Uğur, Bingöl Atatürk Ortaokulu’nda 7’nci sınıf öğrencisiyken Milli Güvenlik dersinde öğretmeninin Kürtlere yönelik “terörist” söylemlerine dayanamayıp öğretmenle tartışarak okulu bıraktı. Mahsum ise, Eskişehir Üniversitesi’nde Okul Öncesi 2’nci sınıf öğrencisiyken okulu bırakarak Sur direnişine katıldı, Süleyman ise Diyarbakır Süleyman Demirel Lisesi 3’üncü sınıf öğrencisiyken, Şahin’in katledilmesinin ardından okulu bıraktı. Devletin her türlü baskısına maruz kalan ve vahşetine tanıklık eden Süleyman, 2014’ün sonlarında “örgüt üyesi” olduğu gerekçesiyle gözaltına alınarak tutuklandı. 6 ay Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde kaldı ve burada yaşadıklarını şiirlerle dile getirdi. Cezaevinden çıkan Süleyman, sürekli polis tacizi ve tehdidine maruz kaldı.

 


Hiç ayrılmadılar

4 ölümsüz yoldaş arkalarında kısacık ömürlerine sığdırdıkları tarihi direnişi ve Sur’da çektikleri fotoğraflarda gülen yüzleri kaldı. Aile fertleri yaşam dolu olduklarını, hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmadıklarını ve yine aynı direniş saflarında ölümsüzleşerek artık bir arada olduklarını anlattı.


(Uğur Yakışır)

Evde yas değil direniş var

Ağıtlar değil direniş türküleri söyleyen ve cenazelerini teşhis edebilmek ve teslim alabilmek için günlerdir uğraşan aile fertleri, çocuklarının direnişlerini anlatarak acılarını paylaşırlar. Paletli panzerle ezilen Mahsum’un annesi, cenazesini teşhis edemediği oğlunun kendisiyle yaptığı son telefon görüşmesini ve onunla geçirdiği anılarını paylaştı. Oğlunun kendisine “Arkamdan ağlama beni zılgıtlarla uğurla. Teslim olmayacağım” şeklindeki sözlerini tekrar tekrar dillendiren anne, oğluyla son geçirdiği anılarını dile getirdi.

 

‘Ölüme gülerek gittiler’

3 kuzenden geriye gülen yüzlü fotoğrafları kalırken, aile bireyleri “Özgürce direndiler özgürce yaşamlarını yitirdiler” sözleriyle anlattılar çocuklarını. Sur’un Kürt halkının onuru ve iradesi olduğunu söyleyen aileler, gençlerin bu iradeye direnerek sahip çıktıklarını vurguladı. Gençlerin Diyarbakır halkının yüz akı olduğunu dile getiren aileler, şu cümlelerle özetlediler çocuklarının duruşunu: “Bu vahşeti uygulayanlar ve seyirci kalanlar kaybetti. Bu halkın aşıklarıydılar. Bu direniş yolunu seçtiklerinde önlerinde iki yol olduğunu biliyorlardı. Onlar teslimiyet yerine direnişi seçtiler ve ölüme de gülerek gittiler.”

 

Mahsum Gürkan Bozê Rewan’ın Sırtında Özgürlük Ülkesine Gitti

 

 

“Kimi ölümler vardır tüy kadar hafiftir, kimi ölümler de vardır ki

Tay Dağı’ndan daha  yüksektir.” – Mao Zedong

 

Mahsum Gürkan vuruldu.

Yamaçlardan kayalar yuvarlandı. Doruklarda ayak izleri yandı. Tutuştu. Kentlerin kuytularında yalnız arkadaşlar yutkundu, gözleri yandı.

Mahsum Gürkan vuruldu. Ama ölmedi. Ölmez. İnce Memed gibi “imi timi belirsiz” oldu. Bozê Rewan’ın sırtına binip uzaklaştı. Özgürlük ülkesine gitti. Gördük. Ölmediğini, ölmeyeceğini, öldürülemeyeceğini gördük. O büyük direniş ruhu, büyük eylem yıldızı, büyük yaşam ustası. Kürdistan gençliğinin kızıl yıldızı 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu şehidi Ali Çiçek’in izdüşümü, sesi, soluğu, onun namluya sürülmüş mermisi oldu Mahsum.

Sapla samanın, akla karanın, dolu ile boşun birbirine karıştırıldığı, toz dumandan gözün gözü görmez olduğu zamanlardan geçtik, geçiyoruz. Hemen her şeye, her devrimci gelişmeye komplo teorileri ile güvensizlik zehri ile, bilinçli bilinçsiz kara çalmalarla yakalaşanların mantar gibi çoğaldığı zamanlardayız. Böyle olduğu içindir ki Mahsum ve yoldaşı o kirli pusudan yüreklice kurtulduklarında, pusular içinde pusulara düştüklerinde, canlarını dişlerine dişlerini Sur’un o kara taşlarının tenine takarak o dar sokaktan bütün dünyanın gözleri önünde koşarak geçtiklerinde de o komplo teorileri, o karaçamlalar, o ahlaksız saldırılar alıp başını gitmişti. O sokakta sevgili Tahir Elçi’nin katledilmesi ile sonuçlanan birkaç dakikalık olayın bir “kurmaca” olduğu, oradan koşarak geçenlerin bu cinayet “oyunu” nun parçaları olduğu dillendirildi çokça. Hatta o kadar ileri gidildi ki akıl ve izan sınırları zorlandı, bilmezliğin içine kurnazlık, düşmanca tutumlar sızdı, aldı yürüdü, ur gibi kapladı ortalığı, hastalığa dönüştü. Günler sonra “sokaktan koşarak çıkanların yoldaşları” olduğuna dair devrimci gençlik açıklaması biraz olsun bu saldırıları dindirdi, sis perdesini dağıttı, ama yine de her köşe başında Özgürlük Hareketi’ne saldırmak için avuçlarını ovuşturarak fırsat bekleyen içten pazarlıklı şahsiyet ve çevreler durmadı. Kara çalma bu olay üzerinden devam etti. Mahsum Gürkan’ın Sur’un karnından vurulup düşmesi ardından bütün bu komplocular, güvensizler, bilinçsizler, saflar derin sessizliğe büründüler. Mahsum’un kurşunlara hedef olan bedeni bütün o algı operasyonunu, özel savaş gayretine dönüşmüş kara çalmaları tuzla buz etti. O kadar ki, o kadar ki, bir bütün olarak direnişlere dil uzatanların dilleri karınlarına kaçtı. Mahsum Gürkan’ın şahadeti işte kahramanlığının yanı sıra bu yüzden de büyüktür. Bu yüzden de anlaşılmalı, saygıyla karşılanmalıdır. O olaydan aylar sonra bile Sur’dan çıkmayan, ki, eminiz bunun için olanakları olmasına rağmen, orada o kara taşların arasında, aç susuz, yorgun, yalnız, kan revan içinde direnen yoldaşlarının yanında kalmayı seçmiş, büyük bir özgürlük destanının kahraman emekçisi olmayı seçmiştir. Şiirsel ölümler çağından kalma şiirsel bir yaşam ve şahadet. Tarih bunu daha yazacak, daha anlatacak, daha bağıracak biliyoruz.

O sokak, o Mahsumlar’ın vuruşarak geçtiği sokak, o sokaklar bir gün konuşacaktır. Anlatacaktır bize, bütün dünyaya onları, onların neler yaşadıklarını, nasıl direndiklerini anlatacaktır. Bu talazok zamanları geçecek, göreceğiz, dalga geçenler kıyıya vuracaklar, saygısızlar saygıya muhtaç olacaklar. Göreceğiz. Onlar o sokaktan kızılca fırtına olup esip geçtiklerinde biliyoruz yalnızca, eski yeni, genç yaşlı yoldaşları dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar sadece yoldaşları çenelerini sıvazlayıp “bunlar bizimkiler” dediler. Çünkü onlar birbirlerini özgürlük tutkusundan o tutkuyu aşılayan çizgiden, o çizginin tavrından tanırlar. Tanıdılar. İçleri rahat.

 

Mahsum ve yoldaşları Kürdistan Devrimi’nin en güzel yüz metresini koştular, ne mutlu onlara. Ne mutlu onlara Ali Çiçek’in, Mazlum Doğan’ın yoldaşları oldular. Muhteşem İlya Ehrenburg’un Dipten Gelen Dalga adlı romanında Sergey “siz hiç bir komünisti ölürken gördünüz mü” diye sorar. Mahsum’da tüm dünyaya sordu “siz hiç bir Kürt özgürlük savaşçısını ölürken gördünüz mü?” Dünya lâl. Lâl. Şimdilik. Karlar eriyecek çözülecek dili dünyanın da. Notalar seğirecek gözlerinin önünden. Özgürlük notaları.

 

Ji bo bîranîna Delîl Amed (Erkan Burakmak)

Hin çûyîn hene nayên qebûlkirin

Hin ken hene nayê jibirkirin

Hin dem hene jîyan nayê fahmkirin

Hin mirin hene mayîn nayê ferkkirin

Hin payîn hene ruh parî parî ye

Hin mayîn hene dem wekî mayînan diteqîn e

Hin cih hene êşa welat kûr dike

Hin durahî hene wekî dojehan e

Hin rastî hene wekî sêdaran e

Hin hest hene nayê nivîsandin

Hin agîr hene nayê temirandin

Hin wêne hene nûçeya çûkinê ye

Hin war hene tenê stêrkan dihewine

Hin wext hene tu car nabore…

Mirov her çûyînê te wekî agirê volkanan giran giran, kûr û dîrêj êşa mayînê jîyan dike. Dizanim çi wene nivîsandin ji ya ku tê jiyankirin nikare bîne ziman. Lê ger pênûs nebe berdevkê dilê, hestê, wê dem ên ku ketîne rêya azadî û ji bo azadî rê avakirine çawa wêne jiyandin… Bîranînên wan wekî bîr e. tu çiqas binêrî ev qas dikevî kurahiyan. Çiqas kûr dibî ewqas jî nêzê dilê wan bibi. Lewma her hest li gorî bîranînan dibe baran, dil dibe wekî boran… Niha di nav hestan de êşa rastîyan dijîm. Di nav vê rastîyê de jî mirinên bêdem û bêdawi dijîm…

Dîzanim tu jî bi van hestan ve ketî rê. Rêya te ket dilê welatê te, tu cihê ku ketî rê li wir de eniya hebûn û wateyê de şer kir. Dizanim tu ne tenê bû, li cem te Ugur, Mahsun, Dîlber,Rozerîn hebûn… wêneyên we de bawerî, rêya, azadî, evîn hebû… Te herî dawî bi silavên xwe ve gotibû ku di bin heman asîmanê de bûyîn jî ji me re bes e, dema ku tu stêrkan binêrî bizane ku ez jî heman cihê dinêrim… Niha dinêrim, digerim, disojim, êdî tu esîmanê de jî ez jî di nav zêdebûna stêrkên azadîyêde êşa mayînê, payînê, çûyînê de dijîm… Dizanim tu, Ugur, Mahsun, Dîlber, Rozerîn, Stêrkên ku li ser kelên Amedê de ye hûn în… Bêguman em ê bigihîjîn hev û xewnê vê cîhanê bi dawî bikin. Dizanim û bawer jî dikim û dijîm dibêjim ku mayîn di nav rastî û xeyalan de mişextiya ruhê ye hin wext hene tu car nabore.

DERYA MORAY – Girtiyên Girtîgeha ŞAKRAN

 

Okuduğu Hukuk Fakültesini bırakarak kurulan “direniş barikatlarında” en ön safta yer alarak ölümsüzleşen 24 yaşındaki Cesim Kaya’yı (Harun Welat) arkadaşları, “Yitirilmiş insanlığı arayan bir maratoncuydu” sözleriyle tanımlandı.

Kürdistan’da aylardır süren devlet kuşatması ve saldırılara karşı özsavunma ile cevap veren gençler, özyönetim alanlarındaki direnişini sürdürürken, genç yaşlarda hayatlarını da feda ediyor. Bu savaşta düşen ve ölümsüzleşen her insan ise geride unutulmayacak anılarını bırakıyor. 16 Şubat günü Sur direnişinde ölümsüzleşen 24 yaşındaki Cesim Kaya da (Harun Welat), tıpkı direnişte canını ortaya koymaktan geri durmayan diğer Kürt gençleri gibi Kürt özgürlük mücadelesinin gençlik sembollerinden biri oldu.

Marmara Üniversitesi Hukuk Bölümü öğrencisi olan Kars Kağızman nüfusuna kayıtlı Kaya, sistemin eğitimini reddedip üniversite 2’inci sınıftayken Kürt özgürlük mücadelesi ile tanıştı. Mücadeleyle kopmaz bir bağ geliştiren Kaya, kısa zamanda Türkiye ve Kürdistan’da gençlik alanında birçok çalışmaya katıldı. Kürdistan’da devletin kuşatması başladığında ise Kürt halkının özgürlüğü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için mücadelesini özyönetim alanında direnerek sürdürmeye karar vererek YPS’ye katıldı.

‘Hakikati, gerçekliği anlatma üzerine çalışan bir arkadaştı’

Kaya’nın İstanbul’dan Diyarbakır’a uzanan mücadele sürecinde Diyarbakır halkı tarafından sevilen bir yapısının olduğunu belirten mücadele arkadaşı Osman Menekşe, “İnsanlar onun duruşundan bile etkileniyordu. Sırf ideoloji dayatma mantığıyla değil, hakikati, gerçekliği anlatma üzerine çalışan bir arkadaştı” diyerek anlattı Kaya’yı.

‘Kaya, hakikatin PKK şahsında ortaya çıktığını anlatıyordu’

Menekşe, Kaya’nın bilimi “özgürlük saflarında” gördüğünü belirterek, “Çevresindeki herkese Öcalan’ın kitaplarını okuturdu. Cesim arkadaş aslında bize veya bütün halka PKK’yi değil, hakikati anlatıyordu. Hakikatin aslında PKK’nin şahsında ortaya çıktığını anlatıyordu”dedi.

Elçi cinayetiyle gitti

Kaya’nın sistemin köleleştirme politikalarına karşı çıktığı için üniversiteyi bıraktığını söyleyen Menekşe, “Tahir Elçi’nin katledilmesinden ardından bunu göz ardı edemeyeceğini anladığından dolayı, tamamen her şeyini bir tarafa bırakıp YPS saflarına yani Cesim’in deyimiyle barikatların ardındaki özgür vatana gitti” dedi. Kaya’ya, “Heval Cesim barikatlar, hendekler nasıl olacak?” sorusu sorduğunu söyleyen Menekşe, Kaya’nın kendisine, “Bu kadar zulmün, bu kadar adaletsizliğin yaşandığı bir yerde, bana bu soruyu sormanız bile yanlıştır. Bundan sonra bu savaş devrimci halk savaşı olmalı ve metropollere gelmeli” cevabını verdiğini söyledi.

‘Barikatların ardında kurulan, özgür yaşama sahip çıkalım’

Kaya’nın arkadaşlarının, Türkiye ve Kürdistan haklarının, yaşanan devrimci sürece dahil olunması gerektiğinin altını çizen Menekşe, “Türkiye ve Kürdistan halkaları barikatların arkasında kurulan özgür yaşama ve özgür yaşam alanlarına sahip çıkmaları gerekir” dedi.

‘Sarsılmaz iradeli ve umut tohumu eken gülüşlü insan’

“Sarsılmaz iradeli ve umut tohumu eken gülüşlü insan” sözleriyle Kaya’yı tarif eden üniversite arkadaşı Berzan Güneş de, “Sistem içinde, sistemin çocuğu olmaktansa, sistemin vaat ettiği parlak yaşantılara, güzel istikbal anlayışlarına kanmadan, sistem yaşantısını en yoz yaşantı olarak niteleyip sistem reddini seçti” dedi.

‘Soykırımlara çığlık olmak için, Mezopotamya’nın kan ağlayan topraklarına yolculuk etti’

“Cesim savaşın haritasına dönmüş bir coğrafyanın kalbinden, bir halkın yüz yüze kaldığı soykırım, tarih kırım ve adaletsizliğe çığlık olmak için Mezopotamya’nın kan ağlayan topraklarına yolculuk etti” diyen Güneş, Kaya’yı “Yitirilmiş insanlığı arayan bir maratoncuydu” şeklinde tanımladı.

‘Koşuşturması amaçsız değildi’

Güneş, “Koşuşturması amaçsız değildi asla, o her zaman Ana Tanrıçadan çalınmış, toplumdan koparılmış, toplum kırıma uğratılmış, özü ve gerçeği arıyordu. Bu aramasını yine kaybedilen yerde yapıyordu, Mezopotamya’da, Kürdistan’ın kalbinde… Ölüme, yaşama ve toplumsal benliğe, yani tarihe mayınlar döşenmiş bir sahada” dedi.

‘Umut sahici bir geleceğin adı olup, kolyeleşiyordu artık Kaya’nın boynunda’

“Yeryüzü aşkın, gökyüzü umudun yüzü oluyordu. Umut sahici bir geleceğin adı olup kolyeleşiyordu artık Cesim hevalin boynunda” diyerek konuşmasına devam eden Güneş, son olarak şunları söyledi: “Düşün ki tarih yok oluyor. İşte dörtayaklı minare, kurşunlu cami ve mezarlıklar. Ölüme bile hükmedeceğine inanmış olacak ki bu zillet, ölümlerime bile mekânsızlığı dayatıyor büyük bir aldanışla… Ölüme, yaşama ve toplumsal benliğime, yani tarihime mayınlar döşüyor. Yitirilmiş, kaybedilmiş, çalınmış gerçekliğin arayıcılığını yapanları da, Moğol pratiğinde bile olmayan yöntem ve taktiklerle, modern kiralık katillerine katlettiriyor. Sonrada gel kardeş olalım deniliyor. Kardeş olmak… Tıpkı bir yalan gibi.”

 

yitirilmiş insanlığı arayan bir maratoncu Cesim Kaya

Sarsılmaz iradeli ve umut tohumu eken gülüşlü insan. Ama bu insan, yine de koşar. Geri de kalsa da, ağır olsa da koşar. Çünkü bilir ki; ”Harekete geçen zincirlerini fark eder.” Savaşın tam göbeğinde acılarını ve ağrılarını zaptetmeye çalışan ve ikna olmak için adeta maddi sınırların ihlalini huy edinen ve yine saldırganlıklarıyla kendine benzetmeye sözlenmiş olanlara karşı, ‘’sizin çocuğunuz olmam’’  ısrarıyla  adının himayesinde kalmaya direten ve dünün öğrettiği en güzel olanı yarına taşıma umudu ile koşar bu insan.

Cesim Kaya, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisiyken bu zorlu ve bir o kadar da kutsal koşuya katıldı. Sistem içinde, sistemin çocuğu olmaktansa, sistemin vaat ettiği parlak yaşantılara, güzel istikbal anlayışlarına kanmadan, sistem yaşantısını en yoz yaşantı olarak niteleyip sistem reddini seçti.

Mezopotamya’dan. Savaşın haritasına dönmüş bir coğrafyanın kalbinden..!

Bir halkın yüz yüze kaldığı soykırım, tarih kırım ve adaletsizliğe çığlık olmak için Mezopotamya’nın kan ağlayan topraklarına yolculuk etti. Cesim Kaya’nın deyimi ile ”Eğer yüreğin kulaklarıyla dinlenirse şayet bu çığlığın, size tanıdık geleceğine eminim. Çünkü bu ses bir insanındır. Sizden yıllarca önce koparılmış parçanızındır. Son noktasındaysa da, öyle derin sessizliğe aldanmayın. Çünkü sizin bile tasarrufuna hiç mi hiç giremeyeceği, şu an tasarrufunda bulunduğunuzdan aşikar. Susmayın..! ”

Bütün bu acıları biliyor ve tanıyorsun, parçasısın artık düşün ve ne yapman gerekiyorsa, diyerek Cesim heval koştu, koştu, koştu… Yılmadan, umutsuzluğa kapılmadan ve bir an olsun durmayı düşünmeden kendi gerçekliğinin peşinden koştu. Cesim heval aslında, yitirilmiş insanlığı arayan bir maratoncuydu. Koşuşturması amaçsız değildi asla, o her zaman Ana Tanrıçadan çalınmış, toplumdan koparılmış, toplum kırıma uğratılmış, özü ve gerçeği arıyordu. Bu aramasını yine kaybedilen yerde yapıyordu, Mezopotamya’da, Kürdistan’ın kalbinde… Ölüme, yaşama ve toplumsal benliğe, yani tarihe mayınlar döşenmiş bir sahada.

Modern, gelişmiş ve medeniyete yüz çeken çağın 21. Yüzyılında Moğolların bile yapamadığı bir barbarlığı reva görüyorlar. Acının dili olsaydı keşke.  Düşünün ki, böylesi derin acıları olan bir toprağın maratoncusuydu Cesim heval. Yeryüzü aşkın, gökyüzü umudun yüzü oluyordu. Umut sahici bir geleceğin adı olup kolyeleniyordu artık Cesim hevalin boynunda.

”Düşünün ama yüreğinizle çünkü akıl denilen tanrısal nimet, irade sınanışın zirvesine gelemedi henüz” bir keresinde bizlere böyle kızmıştı heval Cesim.

Ve düşünün…

Düşün ki tarih yok oluyor. İşte dörtayaklı minare, kurşunlu cami ve mezarlıklar. Ölüme bile hükmedeceğine inanmış olacak ki bu zillet, ölümlerime bile mekansızlığı dayatıyor büyük bir aldanışla… Ölüme, yaşama ve toplumsal benliğime, yani tarihime mayınlar döşüyor. Yitirilmiş, kaybedilmiş, çalınmış gerçekliğin arayıcılığını yapanlarıda, Moğol pratiğinde bile olmayan yöntem ve taktiklerle, modern kiralık katillerine katlettiriyor. Sonrada gel kardeş olalım deniliyor.

Kardeş olmak.

 

Yazan: Cesimin arkadaşı Berzan Serhed