Direnişimiz boyunca üzerinde özenle durulması gereken birşey de direniş içinde omuza omuza vererek savaşan kardeşlerin, annelerin, babaların ya da akrabaların hikayeleriydi. Adil ve Agit Küçük, Mehmet ve Orhan Tunç, Sait ve Hacer Arslan, Star ve Mehmet Özkül, Yasemin ve Vahap Çıkmaz, Mardin ve İbrahim Çelebi, Mehmet ve Sahip Edin kardeşler… Yasemin Çıkmaz (Viyan) ile Mardin Çelebî (Sarina) Cizrede şehit düşerken aynı dönemde direnişin başka bir şehrinde Hezexte ise erkek kardeşleri Vahap Çıkmaz (Dengtav) ve İbrahim Çelebî (Zindan) da öz yönetim direnişinde şehit düştüler. Yine Silopi direnişinde şehit düşen Taybet ana ile Cizrede yanımızda şehit düşen Heznê İnan (Sozdar) arkadaş… Aynı aileden yakın akrabalar, evli birçok arkadaş… Aileleri ve halkı için en ağır savaş koşullarına göğüs gerip mücadeleden bir adım dahi geri adım atmadan, sonuna kadar mücadele edip şehit düştüler. Yine şehit düşen arkadaşların neredeyse hepsinin en az bir ya da iki yakın akrabası daha önce değişik alanlarda özgürlük hareketi saflarında şehit düşmüştü. Her birinin yaşam hikayesi belki de bir roman olabilecek kadar dolu ve ilginç olaylar, detaylarla doluydu. Devrimci mücadelenin geldiği düzey itibariyle bir bütün elini, kafasını taşın altına koyacak kadar yüksek bir sorumluluk ve bilinç kazanmış aileler yetişmişti. Özyönetim direnişlerinde ortaya çıkan temel sonuçlardan biri buydu.

Özyönetim direnişlerinde, toplumun en küçük birimi ve çekirdeği olarak da tanımlayabileceğimiz özlü, nitelikli ve özgürlüğe ant içmiş aileler ve bunların yarattığı genel etki olmasaydı mücadelenin bu düzeyde ortaya çıkması mümkün değildi. Önder Apo’nun ‘siz ne yaparsanız yapın, ben tedbirimi almışım’ dediği gerçek, en çok da Cizre’de kendini dışa vurdu. Önder halkını, savaşan halkı yaratmıştı.

Yasemin (Viyan) ve Vahap Çıkmaz (Dengtav) ve aileleri da buna en güzel bir örnekti. Bu ailenin annesinin adı da Esmer’di. Esmer Ana, direngenliğini ve yürekliliğini çocuklarına da vermişti. Soğukkanlı ve zeka dolu gözleriyle yaşananlara anlam verebilen ve tahlil gücü yüksek bir kadındı. Bazen Dengtav’a takılarak “Ya bu annen senden daha militan. Sen ona az çekmişsin. Biliyor musun annende sadece gerilla elbisesi eksik!” diyordum. O da gülerek “Öyledir, o olmasaydı belki biz katılmazdık” diye yanıtlıyordu. Net olan bir durum vardı; güçlü ve direngen gençlerin arkalarında güçlü anneler ve aileleri vardı. Bu doğrudan çocuklarına sirayet ediyor ve kişilik şekillenmelerinin temel dayanağı oluyordu. Bu arkadaşların bir erkek kardeşi (Botan) de saflardaydı.

Gabar’ın Dêrşew Köyündendiler. Viyan, Cizre’deki ilk kadın biriminin içindeydi. Daha önce de direnişlere katılmıştı. Fakat özgün birimlerin oluşmasında önemli bir katkısı da oldu. Dengtav ise Eylül direnişi sürecinde Cizre’deydi. Bu direnişten sonra Rojava hattındaki görevine geri dönmüştü. Son ablukada bir grup arkadaşla Cizre’ye girmeye çalışmıştı. Tüm teşebbüslerine rağmen abluka sınırını kesip bize ulaşamayınca Hezex’teki direnişe katıldı. O direnişte de şehit düştü. Viyan ise kendisiyle beraber özgün hareket eden Ülkem (Fidan Dadak), Havin (Mevlüde Özalp), Felek Çağdavul, Maxmur’dan gelen Sarîna (Mardin Çelebi), Avesta (Nursel Dalmış) ve yerel birkaç kadın arkadaşla birlikteydi. Oluşturdukları özgün birimler, değişik mahallelerde direnişte yer alarak Cudi ve Sur’da,  son güne kadar, kararlılıkla savaşarak şehit düştüler.

mardin (Sarina) ve İbrahim çelebi (zindan) aileleri güçlü yaşam bağlarını onlara vermişlerdi. Kendilerini. iki kardeşin hissiyatının ve önemli bağlarının güçlü simgeleriydiler. Zindan yoldaşın pes etmeyen duruşu Sarina yoldaşın hep gülen gözleri umudun direnişin saf haliydi, ölümsüzlük nedir diye sorsanız Sarina yoldaşın gözlerine bakın. Sarina yoldaş seferberlik ruhu ve bilinciyle bu direnişe katılmıştı. Mülteci bir kamp olan Mahmur’da doğup büyümüşlerdi fakat botan, yurtseverlik, kurdistan ve direniş ruhuyla harmanlamışlardı yüreklerini, bu sefer anlatmaktan ziyade tanımak istiyorsanız Sarina yoldaşın gözlerine bakın o incecik yıldız parıltılarını umudu direnişin görkemini ve özgür bir ülke için çırpınan ışıltıyla karşılanacaksınız, Zindan yoldaşın yüzünde ise o asaleti ve görkemi göreceksiniz.

 

Adil Küçük (Şerzan) ile Agit Küçük (Şahin) kardeşler. Aslen Cudî’nin Avgamasiya Köyündendiler. Köyleri boşaltıldıktan sonra Cizre’ye yerleşmişlerdi.  Adil, Agit’in küçüğüydü. Büyük olan Agit olmasına rağmen, o hapishaneye girince aile hapishane süreci uzun sürebilir diye Adil’i evlendirmişti. Bir kız kardeşleri de saflarımıza katılmıştı. Bir kardeşleri de hapisteydi. Her iki kardeş de devrimci ve yurtsever duruşlarının önüne hiçbir şeyin geçmesine fırsat vermeden hareket etmişlerdi. Özgürlük mücadelesine hiçbir zaman kayıtsız kalmayı kendi onurlarına yedirememişlerdi. Hem aile hem de mahalle ortamında oldukça sevilen iki kardeştiler.

Aileleriyle tanışma imkanı bulmuştuk. Var olan duruşun nedensiz olmadığını anlamıştık. Kültürel şekillenmesini aileden almışlardı. Sorumluluk hissi bu ailenin temel özelliğiydi. Bütün kardeşlerinde de vardı. Bu sorumluluk hissinin altında, kendi insanına olan yurtseverce sevgi vardı. Bu da onları mücadeleye karşı kayıtsız bırakmıyordu. Hemen hemen ailenin her bireyi bir şekilde mücadelenin bir köşesinden tutuyordu.

Adil bir nevi mahallede gençlerinin abisiydi. Gözüpekliği, mertliğiyle mahallenin doğal önderlerinden biriydi. Duruşunda derin bir olgunluk vardı. Gençleri etrafında toplayabiliyordu. Çekim merkeziydi. Mahalleden geçtiği zaman kadın, çocuk, yaşlı herkes onu selamlardı. Bu da nedensiz değildi. Sadece cesur kişiliğiyle değil, aynı zamanda emekçi kişiliğiyle de herkesin kalbini kazanmıştı. Mahallede ağır bir iş oldu mu, ailelerin yanıbaşında biterdi. Onlara yardım eder, dayanışmasını eksik etmezdi. Kollektif duruşuyla sevgi ve saygıya neden oluyordu.  Cizre’deki bütün direniş ve eylemlerde öncülük konumundaydı. Hatta bir dönem Cizre Gençlik sorumlusu olmuştu. Eğitimi fazla seven biri değildi ama yaşananlara derin bir kavrayışla bakabilecek kadar ideolojik siyasi bir yapıya da sahipti. Askeri yönü ön planda ama bir o kadar da sosyal bir kişiliğe sahipti. Yapılan herşeyin bu halk için olduğunu biliyor, davranış ve kavgasıyla bunu halka da mal edebiliyordu. Adil’in bir özelliği de düşmanın oynadığı değişik türden kötü alışkanlar edinmiş gençleri yanına alıp onlarla konuşması, ikna etmesi ve bir şekilde mücadeleye bağlamasıydı. Birçok genci ikna edip saflara katmıştı mesela.

Agit ise kişilik özellikleri küçük kardeşiyle benzer olsa da siyasi ve düşünsel yanı daha gelişkin biriydi. O da hiçbir zaman mücadelenin dışında kalmamış, devamlı olarak bir arayış içinde yaşamını sürdürmüştü. En son hapishaneye girmişti ve uzun süre yatmıştı. Çıkar çıkmaz da tekrar mücadeleye katılmıştı. Agit’te olan birçok özellik bu arkadaşta da mevcuttu.

Direniş boyunca da iki kardeş hep yan yana savaştılar, hem kardeş oldular hem yoldaş. Ama hiçbir zaman direnişten kopmadılar. Aynı zamanda yurtsever bir ailenin nasıl olması gerektiğini de gösterdiler. Nur direnişinin sembol isimlerinden olarak Cizre gençliğinin hep örnek alacakları devrimciler oldular.

 

Teyî aşiretinden olan Mehmet ve Star Özkül’ün hikayesi neredeyse bu iki arkadaşın tekrarı gibidir. Yurtsever bir anne ve babanın çocuklarıydılar. Direniş başlar başlamaz ön safta durmakta ısrar edenlerden oldular. Mehmet Cudi’de, Star ise Nur’daydı. Mehmet ayağındaki yara iyileşmeden düşmanın Cudi’ye girdiğini duyduğunda, topallayarak direniş mevzisine koşmuştu. Hiç unutamayacağım bir andı. Saygılı ve olgun kişiliğiyle devamlı sakin olmasını bilen Mehmet, düşmanı gördüğünde, hele hele mahallelerine doğru ilerlediğini anladığında büyük bir nefretle düşmanın üzerine yürürdü.

Mehmet Tunç ve Orhan Tunç zaten Cizre direnişinin sembolleşen örnekleri oldular. Hem kardeş hem de yoldaş olarak. İkisi de evliydi. Ama sorun mücadele ve direniş zamanı olduğunda silahlanıp en ağır sorumluluğu omuzlayıp direnişte yer alıp almamaktı; bunu da aşmışlardı. Bir kız kardeşleri de dağda, saflardaydı. Tunç kardeşler, soyadları gibi sert ve direngen bir ailenin çocuklarıydı. Cudi’nin en değerli evlatları olduklarını herkese gösterdiler. Anneleri Esmer Ana, gözbebeği gibi baktığı çocuklarını, zamanı geldiğinde direnişe göndermekten sakınmamıştı. Botan halkının ta Nuhlara dayanan yüksek yaşam azmini gösterdiler. Gerekirse tekrar, Nuh gibi yeniden yaşamı örme ve yaratmaktan geri durmadılar. Bunu ailece yaptılar. Bu ailedeki ilişki biçimi de ilginçti. Özellikle Esmer Ana otoriteydi. Eşi Ahmet amca bu ailenin, ancak bir çocuğu kadar etkiliydi. Bu tür aileler Botan’da az değildi. Annenin otorite olduğu evlerde çocukların birbirine yaklaşımı daha özgürce ve eşitçedir. Feodal kültürün kategorileştiren, sınıflandıran tanımları fazla kullanılmaz. Direnişin son günlerinde bir diyaloglarına tanık olmuştum. Mehmet ile Orhan yaşça aralarında önemli bir fark olmasına rağmen, sanki aynı yaşta gibi konuşuyorlardı. Birbirlerine adlarıyla hitap etmeleri, aile içinde gelişen özgür ve eşit ilişkilenmenin de bir yansımasıydı.

Şüphesiz sadece bu arkadaşlar dışında yakın akraba bir çok direnişçi şehit düştü. Hem yoldaşlığın hem kardeşliğin hukukunu ve ahlakını sonuna kadar temsil ettiler. Gerçek anlamda aile nasıl olunur, hep baraber gösterdiler.

YPS