Demokratik Özerklik ve Öz Savunma

Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlı yapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini, kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum. Bunu daha fazla halk tartışır farklı sonuçlara ulaşabilirler. Mesela çocuklarını askere gönderecekler mi? Askeriyede yer alacaklar mı, bunlar tartışılır. Mesela korucular nasıl lağvedilecek, koruculuk meselesi nasıl halledilecek bunlar tartışılmalıdır. Bu güvenlik boyutu halkın öz savunması ekmek su hava kadar önemlidir. Bu olmadan yaşanmaz.”

ABDULLAH ÖCALAN SOSYAL BİLİMLER AKADEMİSİ
“Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz. Yani burada soykırımı ele alıyoruz. Kürtler soykırımdan nasıl kurtulabilir bunu somutlaştırmalıdırlar.
Burada soykırım tüm soykırım çeşitlerini kapsar. Sadece fiziki değil kültürel ve her çeşit soykırımdan bahsediyorum. Yani Kürtlerin bir öz savunma durumuna kavuşması sağlanır. Toplum burada kendi öz savunmasını kurar. Bununla sadece elde silah bir durumu kastetmiyorum. Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlı yapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini, kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum. Bunu daha fazla halk tartışır farklı sonuçlara ulaşabilirler. Mesela çocuklarını askere gönderecekler mi? Askeriyede yer alacaklar mı, bunlar tartışılır. Mesela korucular nasıl lağvedilecek, koruculuk meselesi nasıl halledilecek bunlar tartışılmalıdır. Bu güvenlik boyutu halkın öz savunması ekmek su hava kadar önemlidir. Bu olmadan yaşanmaz.”

-Önder Apo-

1 Haziran 2010 tarihinden itibaren yani adına mücadele tarihimizin 4. döneminin başlangıcı dediğimiz günden itibaren, demokratik özerklik konusu gerek Türkiye’deki toplumların ve gerekse de dost-düşman ya da kendilerini farklı konumlandıran birçok kişi-kurum veya örgütsel çevrenin gündemine yoğun olarak girmiş bulunmaktadır. Halbuki kapatılan DTP’de olduğu gibi BDP’nin programında da demokratik özerklik, Kürdistan için bir statü olarak ortaya konulmuştu. Türkiye’nin demokratikleştirilmesinde bu statünün önemine dikkat çekilmişti. Ama bugünkü gibi tartışma gündeme girmemişti. Sadece bu durum bile mücadele tarihimizin 4. döneminin ne anlama geldiğini göstermektedir.
Bu tartışma gündemleri içinde öz savunma konusuna özel bir anlam da yüklenilmektedir. İşte    ‘ayrı orduları, polisleri olacakmış’, ‘ayrı ordu, polis ayrı devlet demektir’, ‘PKK takiye yapıyor, asıl amacı ayrı bir Kürt devleti kurmaktır’ gibi yersiz ve bir anlamda da özel savaş kapsamlı bir tartışma yürütülerek konu çarpıtılmak istenmektedir. Bu çarpıtma kampanyasının merkezinde esas olarak öz savunma sözcüğünün savunma bölümü yer almaktadır. O zaman burada öncelikli olarak savunma yine bağlantılı olarak saldırı konuları üzerinde durmak gerekmektedir.

Savunma nedir? Saldırı Nedir?

Sportif karşılaşmalar dışında savunma kavramı söz konusu olduğunda ilk akla gelen doğal olarak bir insan ya da topluluğun veya bir hayvan ya da hayvan grubunun yaşamına ya da kendisine ait olana karşı yönelen bir saldırı karşısında kendisini koruması akla gelir.
O zaman savunma deyince diğer yandan saldırı denilen bir kavrama da açıklık getirmek gerekmektedir. Saldırı; amacı öldürmek, yok etmek ya da etkisiz hale getirmek (korkutmak-yaralamak, yakalamak vb.) veya el koymak vb. şekilde rakip, av diye tanımlanan karşıdakine yönelik olarak hamle yapmayı anlatır.
Normal sözcük karşıtlığı olarak farklı anlamlar yüklemeksizin her iki kavramı da kısaca böyle açımlayabiliriz. Ama söz konusu insan ve toplumlar olduğunda durumun farklı olduğunu görürüz. Buradaki farklılık da kaynağını, insanlık tarihine ya da toplumsal gerçekliğe bakıştan alır. Bu konulara bakış açısı, saldırı ve savunmaya farklı içerikler yükler. Örneğin sözcük olarak saldırı, olumsuzu veya kötü olanı, savunma ise olması gereken tepkiyi yani iyi olanı akla getirir. Kısacası, saldırgan olan kötüdür ve engellenmesi gerekir. Savunmada olan ise mağdur olduğu için olması gerekeni yapmaktadır ve yardım edilmesi gerekir.
Fakat bu iki sözcüğe hem mekansal ve hem de dönemsel, siyasal, felsefi, ahlaki ya da hukuki anlamlar yüklediğimiz de durumun hiç de böyle olmadığını görürüz.
Örneğin Latince’de “Privare” sözcüğü bildiğimiz ve günlük yaşamımızda da kanıksadığımız mülk (sahip olunan şey) sözcüğünün karşılığıdır.  Privare kelimesi ile anlatılmak istenen de; soyma, çalma, talan etme, başkasının kullanımına kapatma durumudur. Dikkat edilirse bu belirtilen şeylerin hepsi saldırı kapsamı içindedir. Yani olumsuzu, kötüyü, olmaması gerekeni ifade eder. Neye göre olmaması gerekendir? Tabii ki toplumsal ahlaka göre. Soyma, çalma ya da başkasının kullanımına kapatma durumu kime karşı gerçekleşmektedir? Elbette ki topluma karşı. O zaman toplumun bu mülkleşme durumuna karşı kendisini savunması kadar doğal bir durum olamaz. Ama bugünkü ulusal ya da uluslararası hukuk karşısında durumun hiç de böyle olmadığını görmekteyiz. Toplumsal ahlaka göre kötü olan ve bir saldırı durumunu ifade eden mülk, hukuka göre kutsaldır ve savunulması gereken bir değerdir. Toplumun kendisinden çalınanı istemesi ya da almaya çalışması, hukuksal olarak bir saldırı durumunu yani kötü olanı ifade etmektedir.
Bu nedenle savunmanın günümüzdeki ele alınış biçimi ve tarihsel arka planına kısaca bakarak öz savunma konusuna değinmek gerekecek.

Savunma Tarihine Kısa Bir Bakış

Doğadaki tüm canlıların doğal yapılanmasında mutlaka bir savunma mekanizması bulunmaktadır. Bu durum, yaşamın sürdürülmesi önünde ortaya çıkabilecek engelleri aşmaya yönelik olarak şekillenmiştir. Kirpinin okları, gülün dikeni, kartalın gagası ya da pençesi, kedinin tırnağı, ya da birçok duyu organının gücü gibi örnekler bu konuda sıralanabilir. Bu durum da gösteriyor ki,  doğal olarak farklı canlılar ortamında adına ne denilirse denilsin, var olan biyolojik-genetik düzenlemeler birinci dereceden yaşamın sürdürülmesiyle ilgili oluyor.
Elbette insanlar açısından durum biraz daha farklı. Öncelikle insan, tür olarak doğal gelişimi içinde, biyolojik yapısında bir gül kadar bile savunma mekanizmasına sahip değildir. Yeni doğmuş bir bebeğin, bir kedi ya da karınca yavrusu kadar kendisini savunacağı doğal bir mekanizması yoktur. Onun için ‘insan  doğuştan savunma mekanizması olmayan tek canlıdır’ diyebiliriz. Ama insan da bu dünyada hem de birbirinden korunması gereken diğer canlılarla birlikte yaşıyorsa ve doğanın kendisi de diğer canlılar için olduğu kadar insanı da tehdit eden bir takım olgular (deprem, sel, yıldırım, çığ, vb.) yaratıyorsa, insanın mutlaka hem doğal tehditlerden hem diğer canlılardan ve hem de giderek kendi türüne karşı kendisini savunması gerekmektedir. O zaman nedir insanı diğer canlılardan farklı kılan?
İnsan için düşünen hayvan, alet yapan canlı, sosyal varlık ya da politik hayvan, konuşan hayvan gibi tanımlamayı esas alan kavramlar kullanılmıştır. Bu kavramlar aynı zamanda insanı diğer canlılardan ayırt eden özelliklere de işaret etmektedir. Bunların hepsi de insanı diğer canlılardan ayıran belli temel özellikleri ifade etmektedir. Ama insanı gerçekten insanlaştıran onun toplumsal yanıdır. İnsan toplum dışında insanlaşamaz. Düşünemez, konuşamaz, alet yapamaz, politikleşemez. Kısacası yaşayamaz. Onun için insana gerçek kimliğini kazandıran onun toplumsallığıdır diyebiliriz. Toplumsallık insanı yaratırken, insan da toplumsallığı yaratmaktadır. İkinci doğa diye de adlandırılan bu toplumsal atmosfere kültür de denilmektedir. Onun için insan kendi yaratmış olduğu kültür ortamında gelişip serpilmektedir.  Böyle olunca insan ve savunma, toplum ve savunma arasında mutlaka bir bağlantı kurmak gerekir. Bu bağlantı kurulurken savunmanın esas olarak toplumsal eksenli geliştiğini akıldan çıkarmamak lazım. Doğal olarak da saldırılar dolaylı ya da direkt toplumsal olana yönelik gelişmektedir.
Belki milyonlarca yıl öncesinden topluluklar (klan toplulukları) halinde göçebe yaşamını süren insan için doğa tehditleri karşısında korunmak esastır. Doğal afetler ve vahşi hayvan saldırıları ilk elden korunması gereken tehlikeler olmaktadır. O zaman ilk insanın soğuğa, yağmura, sele, donma ve hayvan tehlikesine karşı mağaralarda yaşaması ilk savunma refleksi anlamına da gelmektedir. Buna doğal savunma refleksi de diyebiliriz. Biyolojik olarak yaşamı sürdürmeyi ve neslini devam ettirmeyi esas alır bu savunma.  Bitkiler ve hayvanlardaki savunma da böylesi bir refleksin yani bir anlamda da güdünün sonucu olarak ortaya çıkar ve tüm canlılar için de geçer bir yasadır bu. Burada güvenlik, fiziksel yaşam istemi ya da güdüsünden kaynaklı olarak gelişir. İnsan için başlangıçta diğer insanların saldırılarından korunmak da aynı içeriklidir. Çünkü nedeni ne olursa olsun klan insanı, saldırdığı klanın insanını çoğunlukla öldürmektedir.
Burada özel bir savunma örgütlenmesinden bahsedilemez. Belki öyle çok özelleşmiş savunma araçları ve taktiklerinden söz etmek de olanaksızdır. Diğer yandan fiziki olarak bir arada bulunan toplulukların birlikteliğinin gerekçesi olarak manevi değerler, bu değerlere yaklaşımı ifade eden ritüeller ve bu ritüellerin huzurunda ifade edildiği simgeler de gelişmeye başlar. Yani küçük de olsa bir arada yaşayan topluluk, fiziki olarak bir arada olmanın ötesinde yeni bir birliktelik içinde farklı bir evreye girer. İşte Önderliğimizin metafizik diye de tanımladığı insan ve toplum gerçeği burada ortaya çıkar. Bu durum ruh birlikteliğidir. Bu birliktelik içinde klan tek bir vücut gibidir. Bu vücudun yaşam gerekçesi, onun ruhudur. Bu durum insanda önemli bir evrimi ifade eder ki, bu aşamadan sonra insan maddi ihtiyaçlarının dışında farklı yaşam kaynakları aramaya başlar. Belki de insanın diğer canlılardan temel olarak kopuşu da bu noktada olmuştur. Bundan sonra klana ruhunu veren değer ya da değerler, topluluk ya da birey için her şeydir. Öyle zaman olur ki, ekmekten sudan daha fazla yaşam kaynağı ya da ölüm gerekçesidir.  Bu evrim saldırılara da savunmaya da farklı bir içerik katmıştır. Artık ürün için saldırı-savunma durumunun yanında,  hatta esas olarak manevi değerler için saldırı-savunma durumuna geçilmiştir. Güdüler ve zorunlu yaşamsal ihtiyaçlar, insan için temel refleks alanı olmaktan çıkmıştır. Analitik zekanın duygusal zeka ile uyumluluğu burada devreye girmiştir. Bu aşamadan sonra fiziki imhanın yanında kimliğe yönelik saldırılar da tarih sahnesine girmiştir.
Klanın kimliği totemdir. Klana saldırı toteme de saldırıdır. Klanla birlikte totem de yok edilir. Ya da totem yok edilerek kimliksiz bırakılan klan yeni birlikteliklere dahil edilerek kabile-aşiret ilişkileri içinde yeni kimlikler edinir. Özelikle inanç alanında giderek tanrıların sayısının azalması yok edilen inanç kimlikleri nedeniyledir. Bu evrim tek tanrılı dinlerle doruk noktasına çıkar. İnançlara saldırıyla başlayan süreç kapitalizmin deli gömleği olan ulus-devletle birlikte, farklı kimlikleri ifade eden tüm özelliklere saldırıda doruk noktasına varır. Önce tek tanrılık süreciyle inançta birlik yaratıldı. Sonra ulus-devletle tek ulus, tek vatan, tek dil sloganı altında tüm farklılıkları ortadan kaldıran kıyım makineleri devreye sokuldu.
Bu iki süreç arasında toplumsallığı ifade eden her şey, hiyerarşik-devletçi egemenlik altında saldırıya uğradı ve yağmalandı. Avcı kurnaz adamla gelişmeye başlayan saldırı-savunma araç ve taktikleri, toplumdan kopan özel askeri örgütlenmelerle birlikte uygulanmaya başladı. Toplumsallık esas olarak bu gücün baskısı altında dağıtılma sürecine alındı. Mitolojik ideoloji altında tüm toplumsallıkları tersyüz edilen toplumlar üst ve alt toplum olarak ikiye bölündü.
Bu aşamadan sonra üst toplum anlamında kent merkezli olarak oluşan devlet, doğal toplum özelliklerini dağıtarak toplumu sınıflara böldü. Ahlakın yerine hukuku koyarak sadece doğayı değil başta kadın olmak üzere üst toplum dışındaki tüm insanlığı tanrılar adına hukuksal olarak mülkü haline getirdi. Toplumsallığın suç saydığı neredeyse bütün davranışlara-saldırılara hukuksal bir meşruiyet ve kutsallık kazandırdı.  Artık gerçekte saldırı olan her davranış tanrılar adına kutsanır hale geldi.
Böylesi bir atmosferde saldırı ve savunmanın ne anlama geldiği ya da geleceği anlaşılır olsa gerek. Bugün ‘terör’ ya da ‘terörist’ diye tanımlanan olay-olgu ya da kişilerin durumu da birçok boyutuyla bu egemen bakış açısından kaynağını almaktadır. Onun için saldırı ve savunma konularının değerlendirilmesinde dünya esas olarak iki kampa bölünmüştür. Bunlardan birisi kapitalist modernitenin çıkarlarını esas alan devletçi toplum kampı olurken, diğeri de demokratik toplum kampı olmaktadır. Doğal olarak da savunma ve saldırı bu iki kampın bakış açısı çerçevesinde değerlendirilmektedir. Fakat diğer yandan tarih boyunca devletçi topluma karşı mücadelesini sürdüren demokratik toplum güçlerinin, devletçi toplum yasalarına etki ettiklerini görmekteyiz. Artık yaşamın her alanında, devletçi güçler firavun yasaları ile toplumlara hükmedemeyeceklerini bilmektedir. Demokrasi güçlerinin mücadelesinden böylesi bir sonuç çıkarmış bulunmaktadırlar. Ama bunun yerine direkt saldırı araçları yerine ya da bunların yanı sıra toplumsallığı ve farklı toplumsal kimlikleri çözecek farklı saldırı ve soykırım yöntemleri geliştirmiş bulunmakta ya da geliştiriyor olmaktadırlar. Bir anlamda da bu durum ziggurat rahiplerinin yöntemine benzemektedir. İnsanları şiddetle yola getirmekten çok düşünsel olarak ikna etmek, bunun için de tüm entelektüel araç ve çevreleri etkin bir şekilde kullanmak ve özendirici imkânlar sunmak önemlidir. İnsanları manevi değerlerden uzaklaştırarak onları yaşamın her alanını tüketen duruma getirmek, bu amaçla da sürekli açlık duygusunu pompalayarak tüketim toplumu yaratmak önemli olmaktadır. Bu tüketicilik yarışında aslında maddi şeylerin üretiminden çok insanı insan yapan değerler yok edilmektedir. Yasalar, hukuklar, felsefe buna göre düzenlenmektedir. Hatta seküler dünyanın dini bu esaslar üzerinde yeniden yorumlanmaktadır. Belki toplumsal ahlakla bir parça da olsa bağı kalmış olan dini inançlar, tümüyle bu tüketimciliğin hizmetine konularak tüketilmektedir.
Evet, yaşamın her alanında sadece askeri güçler ve taktiklerle değil maddi-manevi tüm araçlarla insanlık saldırı altında tutulmaktadır. Buna karşı da bu bio-iktidar çılgınlığı içinde yaşamını sürdüren demokratik toplum güçleri, toplumsallığı ifade eden tüm araç-yöntem, değerler toplamıyla birlikte yaşamın her alanında öz savunma pozisyonunda olmak gibi bir görevle karşı karşıyadır.
Buradan da hareketle öz savunma denince akla, askeri bir duruş ya da silahlı bir örgütlenmeden çok, toplumun kendisini her alanda korumak için örgütlenmesi ve bu örgütlenmeler temelinde mücadele yürütmesi gelir. Belki burada HPG örneğinde görüldüğü gibi askeri örgütlenmeler de olabilir. Ve bu durum esas olarak meşru savunma içinde ele alınabilir. Ama buradaki askeri gibi görülen örgütlenme bile, yaşamın yeniden toplumsallık biçiminde örgütlenmesine hizmet ettiği için HPG gibi örgütlenmeler, salt askeri bir güç olarak yorumlanamaz. Bu yanıyla da HPG, bugünkü yapısıyla demokratik toplum mücadelesinin temel öz savunma güçlerinin katalizör görevini üslenmektedir. Aksi durumda toplumsal yaşamın dışında ve toplumsal ihtiyaçlara yanıt vermeyi esas almayan askeri güçler, toplum dışı kalmış, iktidarcı güçlerin çıkarlarını savunan bir şiddet-saldırı örgütüne dönüşmekten kurtulamazlar. Onun için Önderlik, gerillayı ‘yaşamı yeniden yorumlayarak yaratan’ şeklinde tanımlamıştır. Yaşamın yeniden yorumlanması onun bir ideolojik güç olduğunu gösterir. Yeniden yaratma da bu gücün ahlak ve politikayla bağını ortaya koymaktadır. Bu anlamda gerilla ordusu ya da gücü bizde meşru savunma gücü olmak kadar öz savunmanın katalizörü olma işlevini görmektedir. Bu anlamda da gerilla sayısını artırmak öz savunma alanında da önemli bir gelişme kaydetmek anlamına gelmektedir.

Özerklik ve Güvenlik

Savunma ve saldırı kavramlarının tanımlanmasında geçen bu evrimsel süreç içerisinde özellikle ulus-devlet çatısı altında soykırımlara varan uygulamalara karşı insanlığın eksik-yetmez yanları ve bu konuda yanlışlıkları olsa da, vermiş olduğu mücadeleler sonucunda demokratik toplum güçleri dünyanın birçok yerinde farklı hukuksal-idari ya da siyasal-ekonomik düzenlemelerle kendisini ifade eden kazanımlar elde ettiler. Bu kazanımların yeterliliği-yetersizliği farklı bir tartışma konusu olabilir. Fakat öz savunmayı bir güvenlik konusu olarak ele aldığımızda ve güvenliği de bir bütün olarak toplumsal kimliğin ve varlığın yaşatılması olarak değerlendirdiğimizde, bu konuda ortaya çıkan yetmezlik ya da yanlışlıkları ele almak kaçınılmaz olmaktadır.
Toplumlar tarihi, ağırlıklı olarak farklılıkların kendisini özgürce ifade ettikleri birliklerin tarihi olarak yorumlanabilir. Öyle ki toplumların bu özelliği, bugün çok ceberutmuş gibi değerlendirilen ve devletçi tarihin önemli bir bölümünü hem zaman hem de mekan olarak işgal eden monarşik imparatorluklar, meşruti krallıklar altında bile toplumlar bu özelliklerini ağırlıklı olarak sürdürmüşlerdir. Yani ulus-devletler aşamasına kadar olan süreçte toplumsal yaşamın temel yasası olan çokluğa dayalı birlik ilkesi ağırlıklı olarak varlığını korumuştur.
Ulus-devletlerin tekli sistemine kadar tüm toplumsal özelliklerin varlığı devam ettiği gibi, bir egemen sınıf ya da üst topluma dayalı da olsa toplumun güvenlik sorununun yine toplumun kendisi tarafından çözüldüğü görülmektedir. Yani seküler dünyanın söylediği gibi ulus-devletler daha insancıl değildir. Elbette burada devletlerin hangisinin daha iyi olup-olmadığı tartışmasını yürütecek değiliz. Fakat bugün dünyada geçerli olan devletçiliğe dayalı federasyon ya da özerk yönetim örgütlenmelerinin ulus-devletler öncesinde ağırlıklı olarak var olduğunu bilmekte yarar var.
Örneğin Osmanlılar döneminde Kürt egemenleri çok geniş bir özerkliğe sahiptir. Vergi toplamaktadır, askeri güç bulundurmaktadır, Kürtler kendi medreselerinde Kürtçe eğitim yapmaktadır, Osmanlı hukuk kuralları Kürdistan’da işlememektedir vb. Ama diğer yandan herhangi bir tehdit durumunda Osmanlılara asker vermektedir. Her yıl Osmanlıya belli bir vergi vermektedir. Kürtler, Osmanlı egemenliğinde Osmanlıların Kürt olan tebaasıdır. Kürtlerin yaşadığı coğrafyada Osmanlı sınırları içinde olan Kürdistan diye tabir edilen ülkedir. Burada kendi içinde alabildiğine özerk bir statüden bahsediyoruz. Bu özerk statü kendi içinde de merkezi bir yapıya sahip değil. Kürdistan içinde var olan toplumsal ya da bölgesel örgütlenme esasına göre de her farklı aşiret ya da mezhep-inanç ya da etnik grup kendi içinde özerktir. Örneğin Dersim, Botan, Behdinan, Soran bölgelerinin vb. dışında aşiret bölgelerinin ve Yezidilerin, Süryanilerin, Arapların, Türkmenlerin özerk yaşamları var. Bu durum Avrupa’ya doğru gittikçe de devam etmektedir. Yani “Kızıl İmparator” diye anlatılan ve 33 yıllık istibdat dönemi ile tarihe geçmiş olan Abdulhamit dönemi bile İttihat-Terakki ve TC sürecinden çok ilerde bir durumu ifade etmektedir.  Tarihte Asur, Babil, Akat,  Firavunlar ya da Roma İmparatorluğu döneminde de bu durum hakimdir. Devletçi egemenlik, ulus-devlete kadar toplumların farklılıklarını ortadan kaldıran tekli bir yapıya yönelmemiştir.
Fransız Devrimi ile birlikte farklılıkların varlığı, ulus-devlete karşı bir saldırı olarak nitelenmiştir. Yani saldırı kavramı ulus-devlet ve onun dayanaklarına göre yeniden yorumlanmıştır. Önceki tüm devletli hiyerarşik yapılanmalarda askeri güç ve örgütlenme bir saldırı aracı olarak örgütlenmişti. Bu tarihin gösterdiği bir gerçekti. Fransız Devrimi’yle birlikte kendisini yeniden örgütleyen ulus-devlet, parlamenter demokrasi ve kuvvetler ayrılığını bu örgütlenmenin dayanak ve kaynakları olarak ilan etmiştir. Parlamentarizmin ve kuvvetler ayrılığının bir gereği olarak bir hükümet başkanı ve bakanlar oluşturulmuştur. Askeri güçlerin örgütlendirilmesi ve yönlendirilmesi savaş bakanlıkları adı altında oluşturulan bakanlıkların bünyesi altında toplanmışlardır. Bu tanımın kendisi bile ulus-devletin halklara ve topluma karşı nasıl bir saldırı yaklaşımı içerisinde olduğunu göstermektedir. Ulus-devletlerin birinci büyük saldırısı-savaşı olan Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra bu literatür değiştirilmiş, savaş bakanlıkları tanımlamaları yerine, savunma bakanlıkları tanımlamaları kullanılmıştır. Özünde değişen bir şey olmamıştır, ama görünüş anlamında en saldırgan güç de bu tanımlamayla kendisine bir meşruiyet kılıfı giydirmiştir. En saldırgan, dünyanın her yerine müdahale etmeyi hakkı sayan ABD bile bu dizginsiz saldırılarını savunma kılıfıyla örtmektedir. Meşruiyet toplumları etkisizleştirmek, tepkisizleştirmek, dahası desteklerini almanın en etkili aracı olarak kullanılagelmiştir.
Bu anlatımlardan da anlaşıldığı gibi 20. yüzyılla birlikte ulus-devletin askeri varlığı, savunma gücü olarak tanımlanmıştır. Buna atfen savunma bakanlıkları kurulmuştur. Bu bir durum değişikliğidir. Burada tüm farklılıklar saldırgan olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar altında varılan doruk nokta faşizm olmuştur. Faşizm, insanlığa karşı geliştirilmiş bir saldırı, soykırım hareketi olarak ulus-devlet örgütlenmesi ve onun ideolojisi olan milliyetçiliğin doruk noktasını ifade etmektedir. Ortaya çıkan tahribat ve buna karşı gelişen direniş nedeniyle hukuksal ve idari alanda yeni düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır. Hem toplumsal alanda reel sosyalist de olsa yaşanan devrimler, hem de tarihin etnisite direnişlerinin bir devamı olarak güncellenen ulusal kurtuluş hareketleri nedeniyle kapitalist modernite kendisini yeniden yorumlama arayışı içine girmiştir. Bu arayış, bir yandan demokrasi güçlerinin kazanımlarını ifade ederken, diğer yandan da ortaya çıkan faşizm ve yaşanan mezbaha ortamına karşı insanlığın sosyalizme kaymasını engellemeye yönelik yeni düzenlemeler anlamına gelmektedir. Bu düzenlemeler, hukukun da evrensel boyutta yeniden ele alınmasına ve yeni faşist felaketlere karşı evrensel örgütlenmelerin daha aktif hale getirilmesine neden olmuştur. Bu düzenlemeler, ‘üç kuşak haklar’ adı altında ulusal-toplumsal, kültürel, bireysel, ekonomik ve dayanışma hakları olarak yeniden tanımlanmıştır. Buna göre de farklı ulusların-toplulukların hukuksal olarak da koruma altına alınmış olan doğal hakları için mücadelesi meşru görülmüştür. Ulus-devlet anlayışı, bu gelişmelerle birlikte meşru savunma alanında hukuksal olarak yara almıştır. Buna denk düşen idari-siyasal düzenlemeler nedeniyle ulus-devletin tekçi yapısı bozulma sürecine girmiştir.
Böylesi bir gelişme seyri içinde ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’na dayalı devlet kurma yorumu yerine daha uzlaşıcı ve birlik içinde çözüm yaratıcı ‘bölgesel-kentsel-kültürel özerklik’ gibi idari, hukuksal, siyasal ve kültürel formüller ortaya çıkmaya başlamıştır.
Elbette 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra yoğun olarak gelişen feminist hareketler, erkek egemenlikçi sistemi geriletirken, cinsiyet özgürlükçü gelişmelerin zeminini güçlendirmiştir. Bu durum da hukuka pozitif ayrımcılık biçiminde yansımıştır.
Dikkat edilirse tüm gelişmeler tekleştirme yerine toplumsal doğaya uygun olarak farklılıkların kendisini ifade etmesini, doğa tahribatına karşı ekolojiyi ve erkek egemenlikli sisteme karşı da cinsiyet özgürlükçü demokratik toplumu işaret etmektedir. Bu da devletin görev alanlarının giderek daralmasını beraberinde getirmektedir. Burada postmodernizm başta olmak üzere liberalizmin etkisiyle devletçi sistemin yedeğine düşen ve esas olarak da sistem dışı görünmekle birlikte, sistemin ömrünü uzatmaya çalışan akımları iyi izlemek gerekmektedir.
O açıdan günümüzde uygulanan özerkliklerin devletçi yanlarını iyi görmek gerekir. Her ne kadar özerklik, ayrılıp bağımsız bir devlet kurma anlamına gelmese de, kendi içindeki idari-hukuksal, siyasal örgütlenmesi ve merkezi devletle olan ilişkisi devletçi toplumu aşar nitelikte değildir. Uygulanan özerkliklerde ağırlıklı olarak merkezi devletin elindeki iktidar olanakları özerk bölgeye devredilmektedir. Özerk bölgelerin eline geçen yetkiler toplumdan çok toplum adına onun temsilini üstlenenler tarafından kullanılmaktadır. Burada toplumsal alanın geçmişten tek farkı kendi tarihsel dili-kültürü ve kimliği ile tanımlanmasıdır. Özerk bölgelerin meclisinin olması bu durumu değiştirmemektedir. Böylesi bölgelerin tüm idari-siyasal düzenlemeleri devletçi hukukla güvence altına alınırken, toplumsal alanın ahlaki-politik örgüsü, yaşama her alanda yön verecek bir örgütlülüğe kavuşmamıştır.
Böylesi bir düzenleme içinde var olan özerk sistemlerin güvenlik konusu da polis teşkilatı derekesine indirgenmiştir. Belki ulus-devletçi yapılanmaya göre temel toplumsal özgürlük alanları yasal güvence altına alınmıştır, ama burada kastedilen küçülen merkezi devletin küçülen yanının özerk yapı tarafından temsil edilmesi değildir. Küçülen devlet-büyüyen toplum şeklinde formüle edilen bir gelişmenin ortaya çıkması gerekir.
Dikkat edilirse özerklik formülü üzerinde tartışılırken demokratik yanı hiç dikkate alınmamaktadır. Türkiye de, birçok çevrede, dile geldiği gibi birçok Kürt çevresi de, özerkliği iktidar paylaşımı biçiminde ele almaktadır. Dolayısıyla Kürdistan’da çözüm tartışmaları yürütülürken karşımıza Bask, Katalanya, Korsika, İrlanda, İskoçya ve Galler örnekleri çıkmaktadır. Bask örneği verilirken de ETA terör konusu olarak ele alınmaktadır. Şu anda bu belirtilen örneklerin yaşandığı yerlerde doğrudan demokrasinin, tüm kurumlarıyla yaşama geçtiği bir yönetimden bahsetmek fazla mümkün değil. Özerk bölgelerin yasaları temsili demokrasi anlamında bir yönetimi öngörmüştür. Yani toplum değil toplum adına yetkiyi kullanan kurumlar ön plandadır.
Günümüz dünyasının gelinen aşamasında devlet yapılanmasını esas alan hiç bir yapılanma, toplumun öz savunmasını gerçekleştirme görevini üslenemez. Kaldı ki öz savunmanın kendisi tüm toplumsal farklılıkların yaşamın her alanında örgütlü karar düzeyine ve eylem gücüne ulaşmasına bağlıdır. Yoksa toplum adına birilerinin güvenliği sağlamasıyla ilgili olamaz. Bu durumu Zapatistler güzel formüle etmişler; “ …EZLN’nin istediği siyasetin “yurttaşlaşması” (citizenization)’dır.” Öz savunmanın kendisi de kısacası siyasetin yurttaşlaşması yani siyasetin elit grupların elinden çıkarak topluma mal edilmesiyle mümkün olabilir. Böylesi bir toplumsal atmosfer içinde toplumun tüm üyelerinin temel görevlerinden birisi de toplumun güvenliğini sağlamak olur.

Demokratik Özerklik ve Öz Savunma

Toplumsal güvenlik deyince; toplumun farklılığını ortaya koyan kimliksel özellikler (dil, kültür, vb.) başta olmak üzere temel yaşamsal ihtiyaçların (ekonomik, siyasal, vb.) karşılanması önündeki tüm engellerin (askeri, hukuksal, idari, vb) ortadan kaldırılması ve temel yaşam alalarına (ahlaki-politik örgü içine) yapılan saldırıların püskürtülmesi için her türden toplumsal örgütlenmenin gerçekleştirilmesi akla gelir.
Doğal olarak da bu durum, devletle yetki paylaşımı içine giren özerk yönetimleri değil de, kendi farklılığını kendi iradesi ile göstermeyi esas alan toplumsal alan örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Ancak bu durumda Önderliğimizin bahsetmiş olduğu ve bugün ilanı üzerinde sıkça tartışılan demokratik özerklik konusu bir anlam kazanmış olur.
Klan topluluklarının kendilerinin tüm üyeleri ile birlikte kararlaştırıp, planlayıp hayata geçirdikleri iki temel konusu vardır. Bunlar topluluğun güvenliğinin sağlanması ve zorunlu hayati ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Bu konuda da tam yetkili olan topluluğun kendisidir. Toplumsal evrim içinde ortaya çıkan tüm iş bölümleri de bu temel üzerinden gelişmiştir. Giderek bu toplumsal istemler üzerinden bu görevi üslenerek toplum adına hareket eden devlet ortaya çıkmıştır. Dikkat edilirse tüm devletler, tüm toplum adına, kamu yararı ve kamu güvenliği için var olduğunu ifade etmiştir. Onun için devletlerin olmadığı yerde anarşi, terör, kaos olur; kimsenin can güvenliği, iş, çalışma güvenliği kalmaz anlayışı yerleştirilmiştir. Halbuki bunun tersinin doğru olduğuna tüm insanlık tarihi şahittir. Onun için kamu yararı ya da güvenliğinin teminatı devlet ve onun sivil-askeri-bürokratik örgütleri ya da güvenlik teşkilatları olamaz. Milyonlarca yıl ve bugün, halen sınırlı düzeyde de olsa toplumlar özel örgütlenmeler olmaksızın toplumsal düzeni sağlamışlar ve sağlamaktadırlar. Yani devletçi anlayışın egemen kıldığı gibi toplumsal güvenliğin yolu yasal düzenlemeler ve özel güvenlik birimleri değildir. Aksine bunlar toplumsal güvensizliğin nedenleridir. Güvenlik esas olarak ahlaki-politik ortamda yani demokratik toplumda sağlanır. Onun için toplumun tüm yaşamsal alanlarda kendi öz örgütlenmelerini yaratması (meclisler, komünler, ocaklar, kooperatifler, eğitim-sağlık örgütleri, ekonomik işletmeler vb.) güvenliğinin teminatı anlamına gelmektedir. Bunlara bağlı olarak topluluk iradesinin denetimi altında istenildiği zaman dağıtılan ya da görevden alınan özel güvenlik örgütlenmeleri ya da görevlendirilmelerine gidilebilir. Özellikle günümüz dünyasının askeri örgütlenmeleri, tekniği ve savaşlar düşünüldüğünde salt toplumsal alanın sivil örgütlenmesi güvenlik alanının tüm ihtiyaçlarını karşılamayabilir. Ama buna rağmen zorunluluktan kaynaklı oluşturulan tüm güvenlik birimleri veya görevleri toplumsal alanın denetimi altında olmalıdır. 17-18-19. yüzyıl komünlerinin ve konfederal örgütlenmelerinin oluşturulan askeri ve hukuksal düzenlemelerinde tam yetkili olan komünler ve şehir meclisleridir. Antikçağın Atina demokrasisinde de ordu ve komutanlar meclis onayından geçmektedir. Atinalıların düzenli ordusu yoktur, ama bugünün İsviçre’sinde olduğu gibi dönemsel askeri eğitimler vardır. Gerektiği zaman tüm Atina yurttaşları meclisin görevlendirdiği bir komuta altında birer askerdir. Bu yapısıyla onbinlerce denilen Atina ordusunun yüz binlerle ifade edilen Pers orduları karşısında demokrasilerini ayakta tuttuklarını unutmamak gerekir. Burada esas olan demokrasidir. Demokrasi de devletten uzaklaşmak ve toplumsal alanı esas almakla gerçekleşir. Çünkü toplum güvenliğinin en temel düşmanı devlet ve ona ait temel özel kurumlardır.  Onun için öz savunma demokratik özerkliğin en temel toplumsal kimlik ve toplumsal alan savunması anlamına gelmektedir.
Demokratik özerkliğin ilanı ve öz savunma konusunda diğer örneklerin dışında yer alan Zapatistleri örnek vermek güncel görevlerimiz açısından hayli eğitici olacaktır.
1 Ocak 1994 gece yarısı keserler, sopalar ve az sayıda tüfekle silahlanmış binlerce yerli, EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) öncülüğünde Meksika’nın Guatemala sınırındaki Chiapas Eyaleti’nin büyük kentlerinden dördünü işgal ettiler. İsyancılar farklı etnik gruplara mensup yerlilerdi. 500 yıldır süren baskıların ve 50 yıldır devam eden ‘kalkınma’ adı altındaki soykırımın son bulmasını istiyorlardı. Oluşturdukları komünleri sonuna kadar savunacaklarını dile getiren yerliler, kendi yönetim ve yaşam tarzlarını mutlaka oluşturacaklarına olan umutlarını dile getiriyorlardı.
Bu işgal hareketiyle kendisinden bahsedilmeye başlanan Zapatista hareketi, Aralık 1995’ten itibaren Zapatista bölgesinde özerk belediyeler yaratmaya başladı. Askeri kuşatma ve diğer dış baskılara karşın, Zapatistalar buralarda her bir belediyeyi oluşturan her bir cemaatin içinde bir yönetim konseyi örgütleyip buraları denetlediler. Bu biçimiyle her bir belediyede özerkliği uyguladılar.
Zapatista bölgesindeki özerk birimler, “Zapatista topraklarında yönetenlerin izlenme suretiyle yönetmesini sağlamak için yaratılmıştır. Her bir isyan bölgesinde, bölgenin her bir özerk (belediye) konseyinden gelen bir ya da iki delegenin oluşturduğu bir Junta bulunacak”tır. Bu öz denetim, öz yönetim, halkın kendi kendisini yönetmesi ve denetlemesi anlamına geliyor.
Böylelikle özerk cemaat ve belediyeler, kendi örgütlenmelerini korurken, bu yapılarına birkaç belediyeyi kapsayan Juntas de Buen Gobiernoları da eklediler. Bu durum bir anlamda bölge özerk konseyleri anlamına gelmektedir. Her bir Junta kendi yürütme bölgesindeki çelişki ve zorlukları izlemek ve çözüm üretmekle yükümlüdür. Buna göre de cemaat (topluluk) ya da belediyelerde bir haksızlık olduğunda ya da işler gerektiği gibi, cemaat iradesi uyarınca yürümediğinde herkes juntaya başvurabilecektir. Bu juntalar aynı zamanda ‘sivil toplum’la ya da gerektiğinde hükümet görevlileriyle ilişkileri de üstlenen yapılardır.
Zapatistler, elde ettikleri bölgelerde askeri kuşatmaya ve süregiden paramiliter tehditlere karşın, yapmak istediklerini yapmaya çalışıyorlar. Gerçekte piyasanın, devletin ve sermayenin mantığının ötesinde yaşıyorlar. Geri aldıkları ortak arazileri üzerinde, kendi özerk yönetim biçimlerini canlandırıyorlar. Bunu yaparken de hükümetten herhangi bir hizmet ya da fon almıyorlar.
1995 yılının başından beri süren bu durumu Meksika hükümetleri resmen tanımıyorlar. Bunun için de Meksika hükümeti ve ordusu Zapatistaların etkin olduğu alanlarda onları etkisizleştirmek ve diğer alanları da etkilemelerini engellemek için kuşatmalar biçiminde operasyonlar başlatır. Bu kuşatmaya ve operasyonlara karşı Zapatistler halen direnmekte ve yaşadıkları topraklar üzerinde Meksika devletine rağmen varlıklarını korumaktadırlar. Ve etkilerini giderek artırmaktadırlar. Bu kuşatma Meksika ordusunun üçte biri tarafından yürütülmektedir.
Askeri kuşatma ve operasyonların sorunun çözümüne katkı yapmadığı özellikle 2000 yılından sonra oluşan hükümetlerce dillendirildi. Bu süreçten sonra barışçıl direniş böyle algılanmaya başlandı. Bugünkü AKP hükümeti ya da devlet yetkilileri gibi. Bunun üzerine komutan Marcos’un öncülüğünde bir barış yürüyüşü sonunda Meksiko City’de görüşme de gerçekleştiren Zapatistler halen etkinlik alanlarında devlete rağmen komün ve meclislerden oluşan demokratik yapısıyla adeta bölgedeki tüm yerlilerden oluşan bir öz savunma gücü oluşturmuş bulunmaktadırlar. Onun için Chiapas eyaletinde kendi özerk bölgelerinde kendi kendilerini yöneterek ataları olan Mayaların ruhunu yaşatan bu halka ‘tarihin bekçileri’ de denilmektedir.
Marcos’un bu yürüyüşün arkasından gazetecilere yaptığı konuşmada halka yaklaşıma ilişkin görüşlerini şu biçimde ifade etmektedir:
“Talep ve istemler bizim değil onlarındır. O yüzden onlar bizden daha iyi kendi talep ve ihtiyaçlarını bilirler. Onları dile getirmek de benim değil onların görevidir. Benim, bizim görevimiz mücadele ederek onların taleplerini dile getirecek ortamları sağlamak. Onlara barışı getirmek. El konulan topraklarını onlara geri vermek ve kendilerini yönetme görevlerinin yetkisini onlara vermektir”
Aslında bu açıklamadan da öz savunmanın ne anlama geldiği açık ve net olarak görülmektedir. Önderliğimizden yazının başında yaptığımız alıntının içeriği de aynı anlama gelmektedir.
“Kürtler soykırımdan nasıl kurtulabilir bunu somutlaştırmalıdırlar… Toplum burada kendi öz savunmasını kurar… Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini, kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum. Bunu daha fazla halk tartışır farklı sonuçlara ulaşabilirler. Mesela çocuklarını askere gönderecekler mi? Askeriyede yer alacaklar mı, bunlar tartışılır. Mesela korucular nasıl lağvedilecek, koruculuk meselesi nasıl halledilecek bunlar tartışılmalıdır.”
Önderliğin alıntısından tekrar aktardığımız bu bölümde, toplumun-halkın öz savunma konusunda nasıl bir güç haline gelmesi gerektiğini bizlere gösteriyor. Belki tüm yönleriyle irdeleme imkanını bulamadığımız EZLN ve yerlilerin ulusal hareketi, Kızılderili halkların Meksika’dan ayrılmak değil, kendi özgünlükleri ile ülke bütünlüğünün bir parçası olarak tanınmayı istiyorlar. Demokrasi, adalet ve özgürlüklere duyarlı bir Meksika mücadelesi veriyorlar. Bu yönüyle de Zapatist hareket, diğer örneklerin dışında devlete-iktidara yaklaşım ve devlet sınırlarına dokunmadan soruna çözüm araması yanında yaşamın her alanında toplumsal örgütlenmeleri esas alması ve bu temelde bir öz savunma anlayışı geliştirmesi ile de bizim açımızdan dikkatle izlenmesi gereken bir örnek olmaktadır.

Demokratik Özerk Kürdistan’da Öz Savunma

Bir anlamda da genel çerçevesi Önderlikten yaptığımız alıntıda çizilen demokratik özerkliğin öz savunma boyutuna iki yönlü bakmak gerekmektedir. Bunlardan ilki ulusal boyutta olanıdır.
Önder APO Kürt ulusal konferansını ele alırken sunmuş olduğu beş ilke içinde öz savunmayı da değerlendirmektedir. Bir bütün olarak bu durumu şöyle izah etmektedir:
“Konferans meselesi… Beş ilke şartı çerçevesinde ele alınması gerekiyor; 1-savaş ve barış ilkesi, 2-Birlik ilkesi. Türkiye’deki Kürtler, İran’daki Kürtler, Suriye ve Irak’taki Kürtler kendi aralarında bu durumu tartışırlar. Ortadoğu’da Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürtlere karşı işbirliği içindedirler. Bu ülkelerde yaşayan Kürtler de kendi aralarında birliği sağlamalıdırlar. 3-Demokratiklik ilkesi, 4-Kültürel haklar ilkesi, 5-Demokratik siyaset-sosyal-ekonomik ilke. Kürtler sınırları sorun yapmadan aralarında ekonomik ve ticari, sosyal düzenlemelere gidebilir. Bütün bu ilkelerin konferansta açıklığa kavuşturulması lazım. Konferans’ta tartışılması gereken başka bir konu; Kürtlerin şu anda mevcut bulunan silahlı güçleri öz savunma birlikleri olarak korunmalıdır. Güneyde Kürt birlikleri olan peşmergeler var. PKK’nin silahlı güçleri de peşmergelerle birlikte Kürt ulusal gücüne dönüştürülür. Tüm Kürtleri soykırım vb. şeylerden koruyan ve güvenliğini sağlayan halk savunma gücüne dönüştürülür. Dört parçanın Kürtlerini de koruma görevini üstlenir. Bu güçler öz savunma birlikleri olarak kalabilirler…”
Elbette bu şekilde dile gelen formülasyonu tek başına askeri güçlerin bir araya gelmesi biçiminde düşünmemek lazım. Beş ilkenin hepsi bir araya getirildiğinde ortaya çıkan demokratik Kürt ulusunun mevcut konjektürdeki FKÖ benzeri bir öz savunma ya da halk savunma anlayışıdır. Diğer koşulların oluşmaması durumunda zaten ne Kürt konferansı amacına ulaşmış olur,  ne de tüm Kürt silahlı güçlerinin bir araya gelişi temelinde öz savunma gerçekleşir. Elbette konferans günümüzün halen gerçekleşmesi gereken temel çalışmalarından birisi olmaktadır.
Diğer yandan  yine Önderliğin  esas olarak Kuzey merkezli olan ama tüm Kürdistan için de geçerliliği bulunan öz savunma anlayışını kısaca tekrardan aktaralım:
“Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlı yapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini, kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum…”
Gelinen aşamada mücadele tarihimizin dördüncü dönemini devlete rağmen demokratik özerklik ilanı ile taçlandırmayı esas aldığımız bugünü düşünerek Önderliğin perspektifine yaklaşım göstermek önemli olmaktadır.
Bunlardan birincisi öz savunma salt PKK-KCK tarzı bir silahlı yapıyı öngörmez. Ama ulusal savunma örneğinde de gördüğümüz gibi böylesi bir yapılanmayı da dıştalamaz.
Diğer bir konu öz savunma salt silahlı yapılanma olarak ele alınamaz. Toplumun kendi kimliği ve öz yaşamı konusunda her alanda örgütlenmesini ifade eder. Bunun için de birçok konuda olduğu gibi askerlik ve koruculuk konularında da toplum kararını vermelidir.
Toplum böylesi bir görevle karşı karşıya iken Marcos’un da belirttiği gibi halkın aydınlatılması ve örgütlendirilerek mücadeleye sevk edilmesinin yanında, sömürgeci güçlerce elinden alınan değerlerinin geri alınarak toplumsal değerler hanesine katılmasını sağlamak gibi bir görevimiz bulunmaktadır. Bu temelde şu ana kadar yürütülen özgürlük mücadelesinin temel taleplerinin devlet kabul etsin ya da etmesin hayata geçirilmesi şarttır. Son 35 yılın kazanılan demokratik değerleri halen tasfiye edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır.  Yaklaşık son 85 yıldır süregelen inkar-imhaya dayalı soykırım farklı araçların da devreye girmesiyle halen devam etmektedir. Kürt toplumu ekonomik, siyasi, kültürel vb. soykırımlarla karşı karşıyadır. Onun için toplumun kendisini bu soykırımlara karşı koruyacak örgütlenmelere yönelmesi, aynı zamanda bir öz savunma mücadelesi olmaktadır.
Örneğin referandumdaki ya da okulların açılışındaki boykotlar bu kapsama gireceği gibi, Amed’deki Küçük Medya’nın evinde açtığı Kürtçe kursu da bu kapsam içindedir. Viranşehir’de kaçırılmak istenen küçük kızın halk tarafından kurtarılması ve sapıkların halk tarafından yakalanması da bu kapsamdadır. Diğer yandan Şemdinli’de bombacı ‘iyi çocukların’ halk tarafından yakalanması ve belgelerle suçlarının açığa çıkarılması da etkin bir öz savunma anlayışını ortaya koymaktadır.
Bu örnekler de görüldüğü gibi Kürtler kendi kimliğini, yaşamını tehdit eden durumlar karşısında örgütlü ya da kendiliğinden tavırlar koymaktadır. Önemli olan bunun bilinçli-örgütlü ve öncelikler sırasına göre toplumu tehdit eden tehlikelere karşı geliştirilmesidir.
O zaman Kürtler fiziki soykırım dışında ne tür soykırımlarla karşı karşıyadır. Soykırım, bir toplumu ortadan kaldırmaya yönelik bilinçli-örgütlü ve planlı olarak organize güçlerin yürüttüğü kapsamlı bir saldırıdır. Bu bir insanlık suçudur. O zaman sadece olması gereken haklar anlamında değil, uluslararası arası hukuk açısından da suç sayılan bu saldırılar nelerdir? Bunların mutlaka doğru tespit edilmesi ve ona göre örgütlenmelerin yapılması gerekir. Önderlik siyaset akademileri, sığınma evleri, kooperatifler, meclisler, konseyler, kongreler gibi konuları dile getirirken bunları aynı zamanda birer öz savunma merkezleri olarak da değerlendirdi. Biz de bu temelde öz savunmayı ele almak zorundayız.
O zaman kültürel soykırıma karşı geliştirilen Kürt dil-kültür örgütlenmeleri ve soykırımcı egemen kültüre karşı geliştirilen tüm mücadele biçimleri (boykotlar ve evde verilen kurs örneği gibi) öz savunma kapsamı içindedir.
Siyasal soykırıma karşı geliştirilen tüm örgütlenmeler (siyasal partiler, DTK, sivil toplum örgütleri vb.) ve onların geliştirdiği mücadele biçimleri (referandum boykotu ve sivil itaatsizlikler vb.) öz savunma kapsamı içindedir.
Ekonomik soykırıma karşı geliştirilen ve geliştirilecek olan kolektif emeğe dayalı üretim-tüketim örgütlenmeleri aynı zamanda toplumun temel maddi ihtiyaçlarının da karşılanmasına yönelik en demokratik eylem olma karakterini taşımaktadır. Özellikle de açlık yoluyla tüm değerlerini satar hale getirilmek istenen Kürt gerçekliği düşünüldüğünde, bu alanda atılacak adımlar ve verilecek olan anti-tekel mücadele etkin bir öz savunma anlamına gelecektir.
Diğer yandan fiziksel soykırım merkezi olarak varlığını sürdüren ve Kürdistan üzerinde her türden soykırımın sürdürülmesinin bekçiliğini yapan Türk ordusu karşısında tutum belirlemek ve Kürt çocuklarını askere göndermemek konusu önemli bir öz savunma konusu olacağı gibi, başta korucular olmak üzere tüm halkın koruculuk karşısında alacağı tutum da önemli olmaktadır.
Demokratik özerkliğin belki de Zapatistler örneğinde olduğu gibi, gelişebilecek olan ilanı ile birlikte zabıtalar ya da polislerden çok öz savunma gücü olarak milis örgütlenmesi ve silahlı olanı da dahil halkın örgütlü tepkisi önemli rol oynayacaktır.
Elbette sadece Kuzey değil, dört parça ve diğer bölge güçleri ve uluslararası güçler ve onların askeri saldırıları düşünüldüğünde etkin bir gerilla gücü en önemli öz savunma unsuru olarak varlığını koruyacaktır.
Bütün bu sayılan güçler devlet tipi örgütlenmeler değil, toplumsal örgütlülüklerden kaynağını alacaktır. Doğal olarak da her alanda örgütlenmiş toplum, her alanda kendi yaşamına toplumsal olarak sıkı sıkıya sarılarak kendisini yönetmedeki ısrarını ortaya koyacaktır.
Dikkat edilirse buraya kadar ve bundan sonra da herhangi bir devlet örgütlenmesi formülasyonu yoktur. Şehirlerde oluşturulacak polislerden ve bölgede uygulanacak hukuktan bahsedilmemiştir. Eğer sömürgecilik inkârdan vazgeçer ve Kürt halkının demokratik iradesini tanıyıp soykırım politikasını terk ederse, o zaman uygulanacak hukuk, geliştirilecek diplomasi, yapılacak ortak ya da ayrı etkinlik ya da örgütlenmeler gündeme gelebilir. Buraya kadar işlenen bölümüyle, demokratik özerkliğin güvenlik boyutu, tümüyle “devlete rağmen uygulanacak” düzeyinde ele alınmıştır. Devlet+demokrasi temelinde oluşacak demokratik cumhuriyet koşullarında, demokrasiye duyarlı devlet ile birlikte toplum kendi öz savunmasını nasıl sağlayacağını tartışabilir.